“Ne kadar zamandır ders yapamıyorum, biliyor musun?”

Posted by

Bir kardeşin evindeki sohbette başka bir kardeşimiz ders yapıyor. Yaptığı izahlar, Külliyatın haricine çıkınca müdahale etme ihtiyacını hissederek, Konferans Risalesinde Zübeyir Ağabeyin, ders esnasında yapılacak izahlarda tafsilata girişip eski malumatlarla açıklanmasının Risale-i Nur’un tesirine perde olabilir. Bunun için lügatlerin manasını söylemek, başka risalelerden alakalı yerleri okunmalıdır, dediğini ifade etmiştik.

Aldığımız cevap, bir hatamızın tesbiti ve ifadesi idi:

“Mehmet Kardeş, ben ne kadar zamandır ders yapamıyorum, biliyor musun? Sen Külliyatı okumuşun, elbette Külliyat’tan bahsedersin. Senin kadar okumadığımız için kafamızdan izah yapmak durumundayız.”

Farkında olmadan yaptığım bir hatanın karşı feryadı idi bunlar. Acilen enfüsî bir muhasebe yapmam lâzım idi.

Bu kardeşlerimle tanıştığım ilk günde elimize verilen Risale ile ders yapmaya başlamıştım. Hizmet etme arzumuz, başka kardeşlerin hizmet etmesine fırsat vermemiş meğer!

İhlâstaki sırrı, daha fazla hizmet etme aşkı ile kaçırmışız da farkında değilmişim!

Hani bir düsturumuz vardı, bütün kuvveti, ihlâsta ve hakta bilmemizi izah eden. İşte o Üçüncü Düsturun içerisinde zikredilen “Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.”diye bildirilen en mühim bir dersi nasıl da atlamışım?

Atladığım ve bu hatırada yüzüme vurulan hatamızın uygulama noktasındaki tashih kaynağı olan ifadeler hızla zihnimden şöyle geçti:

Hatta en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en masumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin.”

Buraya kadar için bir derece eyvallah, dedi, nefsim. Ama bir hayır ve hizmetin, nefsim tarafından yapılmasının ne mahzuru olabilir ki? Hem hayırlı hizmet, Rabbimizin bir emri değil midir? Ne idi bu noktada kaçırdığım husus ki kader-i İlâhi, sevdiğim bir dostum vesilesi ile bana ders vermek istiyordu?

Yine çare İhlâs Risalesinde imiş, zira Üstad’ın cevabı gecikmedi:

            “ Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.”

Demek ki kardeşler arasındaki uhuvvet ve ihlâsın muhafazası, fazla hizmet yapmaktan daha önemli imiş! Ve esasen bundan da önemlisi “fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.” ikazı sanki daha önemli gibi. Zira ibadetim ile şahsî füyuzat ve sevabımı artıracaktım, ama “ben yapayım, ben okuyayım” masum yüzlü arzum ile kardeşler arasındaki tesanüde ve ihlâsa zarar geleceğini, demek ki atlamışım. Bunu, daha sonraki hizmet etme, ders yapma arzularımda unutmamam lazım. Dönüp, bu satırların arasından, bunca yıl sonra “Mehmet Kardeş, ben ne kadar zamandır ders yapamıyorum, biliyor musun?” diyen dostuma mezkûr mühim prensibi yeniden hatırlamama vesile olduğu için bir teşekkür borçlu olduğumu da.

Hayatın dersi böyle olsa gerek. İç içe hadiselerin arasında saklı olan anılardan zamanı geldikçe hatırlanan, alınan dersler. Ders alma adına, yaklaşık otuz yıl sonra da olsa geç kalmış saymadım kendimi.

Mehmet Çetin

29 .5.2016 Bostanlı İzmir

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir