İstikbalin anahtarı, meşvereti hâkim kılmaktır-2

Kelam âlimlerinin, şûrâ hakkında yaptıkları yorumları çok dikkat çekicidir.

Hz. Peygamber (asm), akıl yönüyle diğer insanlardan üstün olarak yaratılmıştır.  Bununla beraber onun, dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip olmaması ve bu sebeple başkaların fikir ve tecrübelerinden faydalanmaya ihtiyaç duyması makul olduğu gibi eşyanın tabiatına uygundur.

Bu hakikatlerin hakkı için Ehl-i kelâm mealen şöyle seslenir:

Ey reisler, başkanlar ve yöneticiler! O ki, Allah’ın (cc.) Resulüdür (asm). O bile, ümmeti ile istişareyi bir ibadet gibi ehemmiyetli görüyor, yapıyor ve alınan kararı da Uhud hadisesi misalinde olduğu gibi tatbik ediyor iken, sizlere ne oluyor da istişareye hakkını vermiyorsunuz?

Evet, şûrâ; âyet, hadis ve sünnetle sağlam bir esastır, vücubiyet kaynağı nastır.

Şûrâya seçilecek kişilerde adalet, marifet ve dirayet aranmalıdır.[1]

Adalet: Muhakeme ve muvazenede âdil olmayı şart kılar iken, hakka taraftar olmak, hakkın hatırını âli tutmada korkmamak, hakkın ve doğrunun haricinde herhangi bir tarafı tutmamak gibi hasletleri de gerekli kılar.

Marifet: İstişaresi yapılacak konuda kesinlikle yeterli seviyede bilgi sahibi olmayı ve bunu zamanın ve zeminin gerçekleri ile bağdaştırarak gerçekleştirilmesini muhakeme edebilecek düzeyde akıl yürütmeyi yapabilecek bir vasfı şart kılar.

Dirayet: İstişaresi yapılan konuyu çabuk kavrayıp, ince ama kuvvetli zekâsıyla önerileri bulup, tartışıp bir karara varılmasına yardımcı olmalıdır.

Bu mühim vasıflara sahip olmayanların şûrâya gelmesi doğru olmadığı gibi, temsil ettiklerinin hukukuna da en azından saygısızlık olup hak gaspına girer. Yetersiz ve kifayetsiz kişileri meşverete gönderenler dahi bu mes’uliyette vebal altındadırlar.

Meşverete faydalı olmayan, bunun farkına varıp, daha faydalıların gelmesine zaman kazandırıp, zemin açmak adına çekilmelidir. Bu dahi vazifedir, fazilettir, hizmettir.

İmtiyaz arzusu, meşvereti ifsat eder. Adam harcayan meşveret, bir sonraki meşverete adam bulamaz. İnsanları vasıflarına göre istihdam eden meşveret, istikrar ve istikamet verir.  “Ben bilirim” diyen müstebit düşünce, hakkı gizler.

Mukallit karakterli dalkavuk, şaşırtır. Hesap sorulamayanlardan müteşekkil meşveret, hesap vermez. Nizamı bozuk tohum, çınara dönüşmez. İç dünyasında birlik ve dirliği olmayan, nizam veremez. Kendini hatasız zanneden, meşvereti yanıltır. İnsanların nasihatini dinlemeyen, meşveretin nasihatini dinlemez.

Nefsini ıslah ve irşad edemeyenlerin meşvereti, başkalarını da irşad edemez. Yalanlarla ittihad yalandır, doğruluk kaplı yalanlarla, iftiralarla yapılan meşveret, fasiddir. Haricî sebebler kabilinden olan küçük ve beşerî hataları cımbızlayıp delil gösterilerek, esas tutulmasıyla büyük hakikatlerin örtülmesini netice veren meşveret, hukuka hakarettir. Mübalâğalı ifadeler, tarafgîrâne tavırlar, şahsî kin ve garazlarla dolu meşveret, gruplaştırır, kutuplaştırır ve nihayet bölünmeye yol açar.

Dolayısıyla, meşverette; meşrutî, meşrû ve hakikî meşvereti hâkim kılmak gerektir.

Arızî hâllerden azade olan ruh, akıl, kalb, vicdan, marifet, adalet ve dirayet sahiplerinden müteşekkil meşveret, istikbalin anahtarı olacaktır.

Evet, hakikaten Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şûrâdır.

Mehmet Çetin

13.01.2019 Bostanlı İzmir

 

[1] TDV, İslâm Ansiklopedisi, c. 39, s. 234 ( 2010)

1 Yorum

  1. Tebrikler. Gerçekten fevkalâde önemli bir konu. Tesbitler doğru. Lâkin tam bir teşhis yapılmadan mevzunun yani müşkilin halline doğru giden doğru ve tesirli adımlar atılamaz…
    Bu cümleden olarak; “Sizlere ne oluyor da istişareye hakkını vermiyorsunuz?”sorusunun cevabıdır, doğru teşhise götürecek olan.

    Cevabı da (tabii ki indi görüşüm olacak, yanlış da olabilir); benim tecrübelerime göre iki ana nokta da düğümleniyor.
    1-Enaniyet ve enaniyetler içinde en tehlikelisi olan ilmî enaniyet. Diğer bir anlamla veyahut manayı muhalifiyle tevazusuzluk.
    2-İman zaafiyeti. Bu zaafiyete bir de hadi iyi niyetle diyelim HADDİNİ AŞAN YÜKSEK HAMİYET VE SAHABET (sahiplenme) DUYGUSU.
    Şimdi açalım biraz.
    Enaniyet. İlmî enaniyet: Herşeyin en doğrusunu bilen benim, gibi düşüncenin hakim olması ve benliğimizi sarıp kuşatması, bunun neticesinde de akıl, kalb, ruh ve vicdanın rağmına hükmünü icra etmesi. Neticede kendini kusursuz ve hata yapmaz, yanlış basmaz, bilmek. Tabii büsbütün de haksız sayılmaz bu kusurla alude olan. Zira onca mürekkep yalamış, onca hizmetin içinde bir ömür yaşamış, daha leb demeden leblebiyi anlayacak bir tecrübeye sahip olmuş, üstelik feraseti de iyice açılmış. O mu hata yapacak yani? İlmi de var üstelik. Risaleleri su gibi hem ezbere biliyor hem de manasına da hakim. Hatta bazı yerde Üstaddan bile daha ileri projeksiyonlar yapabilecek hadsizlikte dengesiz herif. Her neyse latife bir yana, ilmî ve tecrübî enaniyet, muhatabın veya bir başkasının isabetli görüş serdetmesine asla ihtimal vermez ve müsaade etmez. Bu yüzden değil bir tek kişi, bütün bir cemaat bile onaylamazsa bile o bildiğinden dönmez. Yüz kişi, bin kişi hata yapabilir ama o asla. Böyle bir ihtimal söz konusu bile olamaz. Böyle gurur abidesi olan bir insan da meşveret filan dinlemez.

    Halbuki bizim aldığımız meşveret terbiyesi şöyledir: Meşveretten çıkan karar, benim kanaatime ve görüşüme zıt bile olsa, madem meşveretten böyle bir karar çıkmış, o halde meşveretin hatırı için o yanlış kararı doğru kabul edip samimiyetle uyar ve uygulamaya koyarsam, meşveretin kerameti olarak veya meşverete hürmetin mükafatı olarak, o yanlış gözüken kararın uygulanması neticesinde doğru ve hayırlı sonuçlar çıkar. Bu defalarca tecrübe edilmiş ve görülmüştür.

    İkinci mesele iman zaafiyeti: Dedik ya, haddini aşan yüksek hamiyet ve sahabet. Tabiî iman zaafiyeti neresinde diye, mukadder sual olacak. Zaten bu haddini aşmak, bu iman zaafiyetinden besleniyor da ondan. Yani, ben olmazsam veya benim bu söylediklerim kabul edilmez ve bu yönde karar çıkmazsa hizmet zarar görür endişesi veya yersiz ve hadsiz kaygısı. Yahu, bu hizmetin, bu davanın sahibi sen misin? Evet, sen sahibi ve tek başına sırtlayacakmış gibi davranacaksın ama her şeye rağmen hizmetin de davanın da hakiki sahibi Allah’tır.
    Şayet sen doğru bildiğini söyledin ve delillerini de nazarlara sundun ve buna rağmen düşüncenin tersine bir karar çıktı. Eeee buna kim izin verdi? Allah tabii ki. Yani sana göre Allah kendi davasına zarar vermeyi mi, murad etmiş? Olur mu öyle şey! Senin o tevazuyu tatmamış küçük beynin ve kalbin Allah’ın öyle tecelli ettirmesinin arkasındaki hikmeti kavranamıyorsa senin “Tanrıyı” oynamak gibi, O’nun malına el koyarcasına hizmet zarar görecek diye haddini aşmak nedir, Allah aşkına? Bırak, zarar görecekse görsün. Mal senin mal değil ya? Dava senin davan değil ki? Hakiki sahibi var, her daim devrede. O hiç kendi davasına ihanet eder mi, zarar görmesini ister mi?

    Her ne ise, âhir kelam: Bu mesele çok su ister. Hasıl-ı kelam; bu farkettiğimiz ve inandığımız saflığı ve samimiyeti en evvela biz kendi nefsimize kabul ettirip, yedire yedire hazmedip, böylece amel edersek başkalarına nasihat etmemize gerek bile kalmaz, vesselam.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir