Allah’ı görmek!

“İman ve muhabbetullahın neticesi, ehl-i keşif ve tahkikin ittifakıyla, dünyanın bin sene mes’udane hayatı bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahadesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâl’in müşahadesi ve rü’yetidir ki, hadis-i kat’i ile ve Kur’an’ın nassıyla sabittir.”[1]

Üstadın buradaki “Zât-ı Zülcelâl’in müşahadesi ve rü’yetidir” ifadelerini teyid eden Yirminci Mektub’un son kelimesi olan “Ve ileyhil masir” de ise “rü’yet-i cemâl” in müşahadesi olarak geçer. Yani her iki görmeye cevab var. Hem Zât-ı Zülcelâl’ini ve hem de rü’yetini. Burada bir sır var. Tahkik elzem.

Otuz İkinci Söz’ün ahirindeki haşiyesinde ise şu izah var. Hadîsin nassıyla, “O şuhud, bütün lezâiz-i Cennetin o derece fevkındedir ki, onları unutturur ve şuhuddan sonra, ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki, döndükleri vakit, saraylarındaki âileleri çok dikkat ile, zor ile onları tanıyabilirler”  (el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb, 4:556. ) hadîste vârid olmuştur.

Ehl-i Sünnet, Cennet’te Rabbimizi görmemiz konusunda müttefiktir. Ululazim bir peygamber olan Hz. Musa (as), dünyada iken Allâh’ı görme talebi yapabilmiş. Hz. Musa (as), Allâh’ı biliyor, ve O’nun herhangi bir mahluka benzemeyeceğini de biliyordu. Ancak bütün bu malumat ve yüksek imanı ile beraber Allâh’ı görme talebini ifade ederken inanarak taleb etti. Yani Allâh’ın görülebileceğine inanmış ve kendisine görünmesini talebetmişti. Hz. Musa (as) Allâh hakkında neyin vâcib, neyin caiz ve neyin de imkansız olduğunu bilen birisi olacağından şüphe yok. Dolayısıyla eğer Allâh’ın görülmesi imkânsız olsaydı, O bunu istemezdi. Hz. Musa (as) bunu istediğine göre Allâh’ın görülmesinin caiz olduğunu anlıyoruz.[2] Bunlar, Allâh’ı görebileceğimizi aklen mümkin kılar. Ayrıca Allâh, “Eğer dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün” buyurmak suretiyle kendisinin görülebilmesini dağın yerinde durmasına bağlamıştır. Dağın yerinde durması ise aklen mümkün olan bir şeydir. O halde bir hâdisenin mümkün olan bir şar­ta bağlanması onun da imkân dâhilinde olduğunu gösterir.

En’am Sûresinin 103 âyetindeki “Gözler O’nu idrak edemez” ifadesini iyi anlamak gerekecek. Bu görmeden murad, dünyada görme, dünya gözü ile görmedir ki, âyette idrak edilemeyeceği, erişilemeyeceği, ihâta edilemeyeceği belirtilmiştir. İdrak edici mevcûdatın hiç birisi O’nu hakkıyla idrak edemez. Kaldı ki göz görmez. Yani gören, göz değildir. Gören ve idrak eden ruhtur, bunu ayırmak gerektir. Göz bir hassedir, organdır. Ruh, bu âlemi göz penceresi ile seyreder.

Ahirette Allâh’ı görmek dünyevî gözümüz ile olmayacak. Zira oradaki şartlar dünyadaki şartlardan tamamen değişik olacak. Burada hikmet, orada kudret, azamî derece tecelli edeceği için orada Rabbimizin ihsan edeceği farklı bir duyu ile inşaallâh göreceğiz. Kaldı ki Resûl-i Ekrem (asm), Miraca çıkmadan evvel Cebrail (as) tarafından tabir caiz ise operasyondan geçirildi. Zâten Miraç, başlı başına mucizeler zinciridir.

Allâh’ı, inşâallâh ki hadisin ifadesi ile Zât’ını görmek mümkin olacaktır. Zâten Cennet bütünüyle esma, sıfat, şuunatının tecellisi ile doludur.

Selef, bu noktada farklı yorumlar yapmışlardır. Başta Hz. Aişe (ra) ve İbn-i Abbas (ra) olmak üzere tartışmışlar. Ancak hiçbiri bu konudan dolayı birbirini tekfir etmemişlerdir. Onların bu tartışmaları Allâh’ın görülmesinin aklen imkânsız olmadığı hususunda icmâ ettiklerini gösterir.

Üstadın ifadelerine yeniden dönecek olursak “Zât-ı Zülcelâl’in müşahadesi ve rü’yetidir” ifadeleri dikkatimizi çekmekte. Bu ifadeden hem Zât’ı ve hem de rü’yeti anlaşılır. Bu “rü’yet” Zât’ının rüyeti olabileceği gibi esma, sıfat, şuunatının rü’yeti de olabilir. Burada insanın Cennetteki makamına bu Zât, sıfat, esma, şuunattan hangisine nasip olacak ise onu görecek şeklinde de anlaşılır. Bunlar tecellilerin mertebeleridir. Kimi kula şuunatı ile kimine esması ile kimine sıfatı ile ve kimine de Zât’ı ile tecelli edecektir.

Üstad’ın Erkân-ı imâniyenin hakàikını göz ile görüp, melâikeyi, Cenneti, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelâli göz ile müşâhede etmek, kâinata ve beşere öyle bir hazîne ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir. [3], ifadesindeki “hattâ Zât-ı Zülcelâli göz ile müşâhede etmek” tesbiti, bu konuda rahatlatan, müjde veren, kararlı ifadesi tereddütleri izale eder.

Bu konuyu dua ile bitirelim.

“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme.” Ve bizi Cennetinde Cemâl’ini, Zâtını görenlerden eyle.Amin.

Mehmet Çetin

13.02.2012.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Nursi, Sözler/1060

[2] Razi, T.Kebir, 11/49

[3] Nursi, Sözler/947

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir