Kader hikâyemiz

Posted by

Kader hikâyemiz

İlm-i İlâhî ile bilinip takdir edilen kader yazılımının irade ve kudret-i İlahîye ile kaza edilerek gerçekleşmesine yönelik; her “an”daki, genelde aynı ama özelde farklı ayrıntılarının, kayyumiyet gerekliliğiyle sürekliliğinin sağlanarak cap canlı devam eden kader hikâyemizi beraberce okuyalım, inşaallah, buyrun!

“Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi…”[1] sırrı gereği; kâinatın yaratılmasındaki gayenin, insanın yaratılışındaki zor anlaşılan sırların, namaz hakikatindeki işaretlerin[2] keşfi  ve bilinmesi için Cenab-ı Hak, masivayı yarattı.

“Ben, bilinmez bir hazine idim. Bilinmek istedim; onun için bu felekleri yarattım.”[3] Hadis-i Kudsisinden de anlıyoruz ki O, bilinmek ve tanınmak istiyor.

Esma-i İlâhînin tecelli ettiği her varlık, Rabbimizi bize bildirir. Bu Onu tanımamızın olmazsa olmazıdır. O hâlde  Onu yine Onun tanıttığı şekli ile tanımamız gerekmekte.[4]

Büyük Ressamın bu büyük tablosunu[5] yapmasında ve yaratmasında-Allahu a’lem- iki murad-ı İlâhisi vardı ki manevî kemâl ve cemalini bu iki yönüyle müşâhede etsin. Birincisi, bizzat bütün  incelikleri görebilen ve tanıyabilen bakışıyla; ikincisi, başkalarının bakışıyla baksın, görsün.[6] Başkalarının, yani mahlûkatın.

Bu hikmete binaen cesim ve geniş ve muhteşem[7] bir sarayı bu masivanın merkezine oturttu.

Böylece, insanların nazarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin inceliklerini ortaya çıkarıp, göstersin.[8]

Bundan sonra memleketin her tarafındaki ahaliyi bu eserlerine izlemeye, o eserlerinden faydalanmaya ve ziyafete davet etti. [9]

Bu ahalinin hata yapmaması için merhameten en şerefli bir elçisine (asm) sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının manalarını bildirerek, onu üstad ve tarif edici tayin etti.[10]

Daha sonra o kıymetli elçisinin (asm) mu’cizeleri eline, Kur’ân-ı Kerim’i diline ve kalbine vererek hayatın sır ve hakikatini şu ifadelerle noktaladı:

“Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” [11]

Yani:

Allah’ın bir ve tek oluşunun görünmesine (tecell-i Ehadiyete) ve her şeyin kendisine muhtaç oluşuna ama Onun hiçbir şeye muhtaç olmadığına (cilve-i Samediyete) insanın hayatı aynalık etmelidir.[12]

İşte bunların tahakkuku için Zât-ı Uluhiyetinin anlaşılıp, bilinmesi, tanınıp ubudiyet edilmesine vesile olması için Allah; yedi sıfatı olan sıfat-ı subutiyesinden cüz’i  sıfatlar verdi.[13] Bu sıfatlar, kıyaslama için kullanılacak itibarî sıfatlardı. Emanet-ül kübrayı uhdesine vererek, yarattığı Âdem’e (as),  ruhundan üfürdü.[14] Bütün üstün sıfatlarla vasıflı olan âdeme/insana, irade sıfatının bir cüz’ü olan “cüz-i ihtiyârî” yi emr-i itibarî olarak verdi. Âdemin elinde iradeye bağlı bütün demirbaşların sevk ve idaresinin sorumluluğunu taşıyan bu cüz-i ihtiyârî esasen Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete aynalık.”[15] için verilmişti.

Vazife belli idi. Saray hazırdı. Ancak bu bir imtihandı. Öznesi saklı olan bir cümle idi, âlem. Sırlarla dolu bir imtihan. Sır, hemen anlaşılamaz, keşfedilemez.

Keşif yolunda çok caydırıcı ve çeldiriciler var. Bunlar, keşfin ne kadar zor olduğunu da anlatmaktadır. Bu sır, nerede saklı idi? Göklere ve yerlere sığmayan sır ne idi? [16]

Malın, mülkün ve evlâdın bir fitne olduğunu[17] bildiren ayetten, ders alınması gerekirdi. Fitne, altını ifraz etmek için, diğer madenlerden ayırıp haslaştırmak için ateşte eritmek idi.[18] İnsandaki has özelliğin ayrışması gerekirdi. Bunun için insan, bir imtihana, fitneye tabi tutulmalıydı. Ama bu ifraz, çok çetin olmalı, zira mükâfatı da o oranda çok mükemmeldi.

Bu çetin ve çetrefilli yolda elindeki cüz-i iradesinin muhatabı olan âdem, “kader” ile karşılaştı. Sırra bir başka sır daha eklendi. Kader ve irade nasıl anlaşacaktı?

Gerçeği gören Âdem, “yaver-i Ekremin izinden gitmekle akıllılık etti. Bu vesile ile eneyi mütalâa etti. Felsefenin baktığı  gibi eneye bizzat kendisine bakan ismi ile (mana-yı ismiyle) değil, nübüvvet yolunda gidenler gibi usta ve sahibine ait mana (mana-yı harfi) ile baktı.[19] Eline emaneten verilen sıfatları, kıyas yoluyla kullanarak Sultanın mevcudiyetini, vahdetini, kudretini vs. keşfetti.[20]

Hem, Ondan anladı ki: Cüz-i ihtiyârînin seyyiata sebep olması için kendisine verilen sıfatlar asıl ve gerçek değildi, onun değildi; itibarî ve vehbî  idi. Yani, o cüz-i ihtiyârîsi esasında “Bir kıl kadar ve iktidarı bir zerre kadar”[21], “Hem aciz, hem kısa ayarı noksan ve meydan-ı cevelanı (hareket alanı), kısacık şu zaman-ı hazır (şimdiki zaman) ve bir ân-ı seyyal (çabuk akan bir an)idi.[22] Aynı anda ihtiyaç ve düşmanı sınırsızdı. Sermayesini yokladı. Müdafaasına baktı.

Ve tahkikatının ardından anladı ki tek ve gerçek sermayesi “aczi ve fakrı” idi.[23] Zira; “Kadîr-i Rahîmin dergâhında acz, fakr en makbul bir şefaatçi ”[24] idi.

Kalbini aklına, ruhunu cesedine hâkim kılarak; “kalp, ruh ve sırrın  derece-i hayatlarına çık” tı.[25] Geniş bir âleme kavuştu. Uhdesindeki emanetlerin doğru kullanılmasıyla sır inkişaf etmeye başladı.[26]

Her biri bir Esma’nın keşfi için bir şifre imiş. Tahavvülat-ı zerrat (zerrelerin hâlden hâle dönüşümü) ile Esma-i İlâhîyenin eşyada tecelli edişini ulvi bir zevkle seyretti. Bildi ki; zerre, dönüşümlere besmele ile başlar, hamd ile çıkar,[27] hakikatini idrak etti.

Ve derken;

Vakta ki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti.

Esma-i Hüsna hükmünü icra etti.

Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı.

Kudret, nukuş-u san’atını tekmil etti.

Mevcudat, vezâifini ifa etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi.

Her şey manasını ifade etti.

Dünya, ahiret fidanlarını yetiştirdi….[28]

Ve perde kıyametle indi.

 

Mehmet Çetin

24.06.2018 Yeni Foça İzmir

[1]Sözler, s.144

[2] Sözler, s.144,  Âlemin yaratılışının sırrını ve insanın yaratılışının anlaşılmazlığını ve salât hakikatinin işaretlerinin ifadeleri için bak. 11. Söz. Ayrıca: Kur’an’da tesbih, zikir, duâ olarak da geçen salât, Türkçe ’de namaz olarak kullanılmaktadır.

[3] Buhari, Ezan, 148; Acluni, Keşfü’l-Hafa, II/132) ;Süyutî, Dürerü’l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kârî, Esrarü’l-Merfua, s. 273; İşaratü’l-İ’caz’daki  s.33 şu ifadeyi  hatırlayalım: “Muhyiddin-i Arabî, ‘ Mahlûkatı yarattım ki  Bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.’ demiştir.”

[4] Sözler, s.149

[5] Bu tablo bir sefer çizilen tablo cinsinden değil. Her an ism-i Kayyum, Mukaddir, Âlim, Mürid, Kadir, vd nin muhit olduğu ve Levh-i Mahv ve İspatın tahakkuku ile her an tecelli, teşahhus, taayyün gibi inkılablarla hâkim olunan ve resmedilen bir tablo…

[6] Sözler, s.143 Yani kendi maddi değil manevî cemal ve kemâlini iki yönü ile iki şekilde müşahede etsin. Biri inceliklerine âşina olduğu ve bütün inceliklerin kendisine malûm olduğu nazarı ile baksın. Diğeri ise başkasının nazarı ile baksın. Başkasının bakması ile bakmak!

[7] Sözler, s.143

[8] Sözler, s.143

[9] Sözler, s.145

[10] Sözler, s.145

[11] Zariyat 51/56

[12] Sözler, s.153. Yani; her eşyadaki,  Allah’ın mevcudiyet ve birliğine işaret olan Ehadiyetin tecellisine ve her şey Ona muhtaç ama Onun,  hiç bir şeye muhtaç olmaması manasındaki Samediyetin cilvesine aynalıktır. Bütün âleme tecelli eden isimlerin hareket noktası hükmünde bir  ihata ve şamil manasındaki bir muhteva ve kapsama ile Ehad ve Samed olan Zat’a aynalıktır.

[13] Şualar, s.21, 22 ve Sözler, s.606

[14] Sâd 38/72 . Ayeti, Allah’ın kendi ruhundan üflemesini,  kendi ruhuna nisbet etmesi veya ruhun itibar ve şerefini yükseltmesi manasında  anlamak daha isabetli olur. Beytullah’ı, Allah’ın evi olarak değil, o beyte verdiği kıymet ve ehemmiyet olarak anladığımız gibi. Ayrıca burada ruh, Ondan bir parça olarak da  düşünülürse bu yaklaşım, muhal ve tehlikeli olur. Hakkında;  parça- bütün, cüz- küll düşünülemeyecek olan Allah, bu manalardan mualladır, müberradır. Zira  O, muhalefetün-lil havadis gereği yaratılan hiçbir  şeye benzemez. Bak. Hayrat Neşriyat Kur’an-ı Kerim ve Muhtasar Meali  s.456 ve dipnot1 ve F. Razi, Tefsir-i Kebir, c.19, s.111

[15]Sözler, s.154

[16] Sözler, s.154; “Ben göklere ve yerlere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” Aclûni, Keşfü’l Hafa, 2/165

[17]Tegabün 64/15

[18] İslâm Ans. c.13, s.156

[19] Sözler, s.609, 610

[20] Ben nasıl bu hâneye malik isem, bu âlem hânesine de bir Malik olması lazım ve vardır  ve birdir vb. gibi.

[21] Mesnevi-i Nuriye, s.109

[22] Sözler, s.241

[23] Sözler, s.18

[24] Sözler, s.18

[25] Sözler, s.536

[26] Şualar, s.21

[27] Sözler, s.619

[28] Sözler, s.601

2 comments

  1. Hüseyin

    Hasan Hüseyin Çeşitçioğlu’nun yorumu
    Maaşalah bu ne üslup bu ne mana
    Ruhundan üfürmeyi aynen üfürme diye anlyorum acizane. Sıkıntıda görmüyorum şöyle; çamur heykele üfürdü ve can verdi. Bu can ruh nefis anlamında.
    Üflemekle zatından bir şey Adem as a geçmiyor. Tıpkı boğulan ve ölmek üzere olan insana üfleyerek can verme gibi. Üfürenin zati bir parçası cevheri değil arızi bir unsur/ hava boğulanı canlandırıp diriltiyor. İnsan ölünce se bu üfürülen ruh/ can/ nefis çıkıyor ölüyor.
    Yani Allahı nefesi diritici. Temsilde hata olmaz yarartığı kulun üfürmekle başka kulunu canlandırması gibi ama Allah’ın başta üflediği ruh/ can baki ve ölümsüz.
    Diğer tevilller zorlamalı ve bu basit hakikatı ıskalıyorlar…

  2. Rafet Kalyoncu
    Üzerinde uzun uzun tefekkür edilmeye muhtaç derin ve zor meseleler..
    Kıyamet dünya hayatının perdesini mi indirir yoksa ebedî âlemin perdesini mi açar..
    Belki her ikisini..

    Cemalininin görünmesini istemek de tartışmaya açık;
    İnsanların ve cinlerin ne için yaratıldığı ayette sarahaten bildirilmiş..
    Tasavvufî ifadeler bazen çok hassasiyet noktasında olabiliyor..
    Belki gazete makalesine sığmayacak kadar geniş bir muhtevada ele almak gerekir..
    Maasselâm

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir