Kaza, kader mi?

Avatar photoPosted by

Kaza, kader mi?

Bunun cevabı, durduğunuz yere bağlıdır.

Sahih ve sağlam bir itikada sahip olan kişi, eşya ve hâdiselerde İlâhî isim ve sıfatların tecellisîyle tezahür eden, olan biten her şeyi tekvînî; kendi hür iradesiyle tezahür eden şeyleri de teklifî kaderin kazası olarak görür, idrak eder, sorumluluğunu kabul eder ve teslim olur.

Evet, her şey kaderdir, zira hiçbir şey yoktur ki Allah’ın ilminden hariç olsun. Düşen bir yağmur tanesinin semadan zemine kadar inmesi ve buharlaşarak yeniden semaya çıkması hep o ezelî ilmiyle Allah’ın bilgisi ve takdiri dâhilinde olup iradesiyle beyan edilen ve kudretiyle kaza edilen icraattır. İşte bu manada bütün kazalar, kaderdendir.

Amma, inşaatın harcında çimentoyu çalarak, demiri azaltarak; maden ocaklarında koruyucu tedbirleri almadan vuku bulan iş kazalarına doğrudan kaderdendir demek, en hafif tabiriyle cehalettir.

İnsanın, başına gelen musibet ve felâketleri; hiçbir tedbir almadan hemen “İlâhî ikaz” olarak ifade etmek, doğru olmadığı gibi, yapılması ve alınması gereken işlerden ve sorumluluktan kaçarak, Allah’a havale etmek, sorumluluğu üzerinden atmak, felâkete dâvet çıkarmak demektir.

Söz konusu bir sel felâketine karşı tedbirler alınmazsa, deprem öncesi binaların depreme dayanıklılığı denetlenmezse, salgın ve diğer hastalıklara koruyucu hekimlik işlemleri uygulanmazsa, çevreye duyarlı olunmazsa; yaşanan değil, dâvet edilen felâket olur. Fert ve toplumun yaşayışları haktan uzaklaşır, hukuk adaletten sapar, zulüm artarak yaygınlaşırsa başa gelen felâket, insanın dâvetiyle gerçekleşen bir İlâhî ikazdır. Sorumsuzluk, tedbirsizlik, ehliyetsizlik ve beceriksizliklerden hâsıl olanın kadere yüklenilmesi doğru mudur? Evet, netice itibariyle, olan her şey Allah’ın ilmi ve takdiri dâhilinde olması noktasından kaderdir ama kötülüğün dâvetinin kuldan geldiği de unutulmamalıdır.

Moğol hükümdarı Hülâgû ile genç âlim Kadıhan arasında geçtiği nakledilen ibretli hikâye bu konumuza örnek olacak, şöyle ki: Bağdat ve civarında yaptığı o tarifsiz zulümleri sonunda Hülâgû, bölgenin en büyük âlimiyle görüşmek ister. Bu zalimin karşısına kimse çıkamaz, nihayet bir genç âlim çıkar ve Kadıhan’ı kabul eder. Giderken yanına deve, keçi ve horoz alır.

Genci gözüyle süzen hükümdar “Görüşmek için seni mi buldular?”, der. Genç âlim:

“Görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisiyle görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin.”, deyince, hükümdar oturmasını işaret eder.

Görüşme şöyle devam eder:

Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?’

Kadıhan’ın cevabı ibretliktir:

‘Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. İşi, ehline veremedik. Verilenler de hakkıyla yapmadı.  Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi’ der.

‘Peki, beni buradan kim gönderebilir?’

Cevap çok manidardır:

‘O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek, işi ehline teslim eder, hakkıyla iş yaparsak, işte o zaman sen buralarda duramazsın.

Şu, kaza, kader mi, sualini sormadan evvel, bir daha düşünelim, ne dersiniz?

Mehmet Çetin

15.10.2022 Yeni Foça İzmir

One comment

  1. Yavuz Kaplan
    Kader meselesi anlaşılması zor bir hakikat-i imaniyedir. Olay ve hâdiselere nokta-ı nazarımız Risale-i Nur’da ki ölçülere göre olursa istikamet, yoksa sapık görüşlere meyledebiliriz. Sizin de müsbet inanca tercümanlığınızı kutluyor, kaleminize ve yüreğinize sağlıklar diliyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir