Aklın şuuru ihatası-4

Posted by

Adına kurban olduğum, kendini de takdir ettiğim, sevdiğim Abdulbaki Çimiç hocam telefonun ucundan “Aklın şuuru ihatası” konusunun ucunu gösterdi: “Şuur-i imanî”.

Risale-i Nur Talebeleri namına Mehmet Soslu ve Ali Demir gibi ağabeylerimin de telefonları ile yaptıkları mükerrer takdirkâr ikaz ve ihsanları ile “Aklın Şuuru İhatası” konusunda imani şuuru bulmasına gayret ettik. Derken dördüncü yazı zuhur etti.

Üstadın “ çok ince ve derindir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gayet ruhlu bir muamele-i imani ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde, mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir. Yoksa tam zevk edemez…” diye vasfettiği Dördüncü Şua’da yani Hasbiye Risalesi’nde his sahiplerini hayrette bırakan gayet derin ve dakik on iki defa tekrarlanan “hem heme”lerle imanın şuuru ve bilincini beyan etmiştir.

İnsan; akıl, his ve şuura yönelik münasebetini iman ile muhkemleştirip istikamet kazandırmalıdır. Bu işi ise pek çok meselelerimizi hâl ve şerh eden Nur Suresinin 33 âyeti olan “Allâh göklerin ve yerin nurudur.” ile yapabiliriz.

Nasıl ki şeffaf şeylerde güneşin ışığının yansıması, ışığı ile beraber pek çok özelliklerinin de aksetmesini, bir şekli ile ortaya çıkmasına vesile oluyor. Aynen öyle de yaratılan her şeyde tecelli eden Esma-i İlahîyenin değişik tezahürleri Rabbimizin sıfatlarını tanımamıza vesile oluyor. Sıfatlarındaki mütalâa Cenab-ı Hakkın şuunat tabir edilen ahval ve hâllerini, işlerini, emirlerini tefekküre davet eder.

Şe’n küçük işler anlamına gelir. Allâh’ın cüz’iyatı ve en küçük teferruatı dahi yaratması, varlıkların fiillerini, sanat inceliklerini bizzat yapmasına, yaratmasına şuunât denilir. Yüce Allah’ın Zât-ı İlâhisi, zatından ayrı olmayan Esma-i İlâhiyesi vardır. Esma-i İlâhiye’nin de Sıfat haline gelmiş olan Sıfat-ı İlâhiyesi vardır. Sıfatlar ve sıfatlardan çıkan sanatlar ve ustalık isteyen ince işler de Şuunât-ı İlâhiye’ye delâlet ederler.

Böylece Şuunât, Sıfat, Esma hepsi Zât-ı İlâhiyeye delâlet ederler. Ancak şuunât, esma ve sıfat zat-ı İlâhiyeden ne ayrıdır ne de gayrıdır. Hepsi Zât-ı İlâhiyeye delâlet ederler. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde buyrulduğu, Allah’ın kendisini vasfettiği gibi “Külle yevmin Hüve fî Şe’n” dir. Yani “Her an, her zaman ve her gün bir iştedir.” “Fa’âlün Limâ Yürîd” dir. Yani “Dilediği gibi devamlı fa’âldir.” Devamlı faaliyet halindedir. Allâh’ın yarattığı varlıklara, kâinata bakan her insan bunu görür, aklı ve kalbi olan anlar ve kabul eder.[1]

Eserin kemâli görülür şekilde fiilin kemâline, fiilin kemâli çok açık şekilde ismin kemâline, ismin kemâli zaruri olarak sıfatın kemâline, sıfatın kemâli şüphesiz şuûnâtın kemâline delâlet eder. Şuunatın kemâli ise, en kuvvetli bir kanaat suretinde Zât-ı Zülcelâl’in kemâlini gösterir.[2]

Allâh’ın şuunatını anlamak iki cihetle mümkündür. Birisi evsaf ve sıfatlarına yönelik işlerde mütalâa edilebilir.  Allâh, hâlıkiyet, mâlikiyet, rububiyet, rahîmiyet, rahmâniyet sahibi bir zattır. Diğer ciheti ise Zât’ına ait işlerde, konularda, durumlardaki şuunatıdır. Bu manalar ise “lezzet-i mukaddese, sürur-u münezzeh” tabirleri ile dikkatimizi çeker ve tefekküre sevk eder. Bunlar ise doğrudan Zât’ına yönelik konular olduğu için beşeri tabirleri kullanırız ancak mahlukî manaları yüklemeden tanımlamak için kullanırız. Mana, muhteviyat ve mahiyet bize meçhuldür, zira Allâh mevcud-u meçhuldür.

Bütün bunlar Allah’ın şuunâtındandır. İnsan Cenâb-ı Hakkın Rububiyetine ait şuûnâtına ve ahvâline şahittir. Şahadeti ilan ile mükelleftir. Zikreder, tefekkür eder, şükrederek ibadetini yapar.

En kâmil manalar “Lâ ilâhe illallah” kozasına bağlıdır. Bu kozanın içerisinde tevhid ipeği vahdaniyet ile mevcuttur. Peygamberimiz (asm) de dâhil olmak üzere bütün peygamberler masiva sedefinin içerisindeki “Lâ ilâhe illallah” incisinin ilanı ve ifadesi için gelmişlerdir.[3]

Akıl, his ve şuurun sarmal hakikatlerinin ruh ve hayat ile münasebetlerinin şuurlu olması, imanî bakış açısıyla kemale ermesi, bu konuda söylenecek en mükemmel ifadelerden olsa gerek.

Mehmet Çetin

10.02.2013.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] http://www.fikirbahcesi.org

[2]Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye / 37

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar / 20

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir