Kadîr-i Mutlak’ın kudreti zâtîdir-2

Allâh’ın Sıfatları- 2

Allâh’ın kudreti mertebesizdir, zira O’nun kudreti,  mutlak kemalde bir kudrettir.  Üst mertebe alt mertebe ile kıyaslanarak anlaşılır ve her mertebe bir üst mertebenin zıddıdır, bu da kendisinin noksanlığını, üst mertebe ile kıyaslandığında eksikliğini ifade eder. Kaldı ki bunlar nispi değerlerdir. Altı üst ile nispet edip, kıyaslayarak değer verdiğimiz ifadelerdir ve tamamen mahlûka ait sıfatlardır. O halde Allâh’ın kudretini az çok, büyük daha büyük, en büyük vs gibi kıyaslamalardan müstağni tutup, anlayabildiğimiz ve ifade edebildiğimiz kadarıyla mutlak kâmil manada bir kudret olarak ifade edip kabullenmeliyiz.

İşte bu manadaki kudret onun zâtî bir özelliğidir. Kamil manada olanda değişiklik, mertebe,  azalma, çoğalma vs. söz konusu olamaz. Sonradan yaratılan arızi haller O’nun için söz konusu olamaz. Allah, cevher değildir, suret verilemez, cisim değildir, enerji vs. gibi sonradan hadis olan, yaratılan hiçbir özelliği olamaz, benzeyemez, kıyaslanamaz. Kıyaslanamayan, yüksek ve nihayet tanımayan, mertebe ile ifade edilemeyen sıfat, esma sahibi olan Allâh’ın kudretinin nuranî tecellileri vardır. Bunlar nuraniyet,  şeffafiyet, intizam, iltizam, muvazene sırlarıyla, en büyük şey en küçük şeye müsavi olur. Hadsiz hesapsız şeyler bir tek şeye müsavi görünür.

“nuraniyet” sırrıyla, Güneşin cilvesi kendi ihtiyarıyla olsa da, bir zerreye kolaylıkla verdiği cilveyi, aynı sühuletle hadsiz şeffafata da verir. Hem “şeffafiyet” sırrıyla, bir şeffaf zerrenin veya bir küçük göz bebeğinin,  Güneşin aksini alması ile denizin geniş yüzündeki şeffafları da alması müsavidir, mani değildir. Hem “intizam” sırrıyla, bir çocuk parmağıyla gemi suretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir denizaltını da çevirir. Hem “imtisal” sırrıyla, bir kumandan bir tek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder. Hem “muvazene” sırrıyla, fezada bir terazi ki, öyle hakikî hassas ve o derece büyük farz edelim ki, iki ceviz terazinin iki gözüne konulsa hisseder ve iki güneşi de istiap edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi birini semavata, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.

Şimdi kısaca anlatılan bu sırların[1] dürbünü ile bütün insanların halk olunması ve haşredilmesi, kudret-i İlahiyeye nispeten bir tek insanın halkı ve haşiri gibi asan olduğu anlaşılır. Madem şu adi, noksan, fâni mümkün olan mahlûkatta,  nuraniyet ve şeffafiyet ve intizam ve imtisal ve muvazene sırlarıyla, en büyük şey en küçük şeye müsavi olur. Hadsiz hesapsız şeyler bir tek şeye müsavi görünür. Elbette Kadîr-i Mutlak’ın zâtî ve nihayetsiz ve gayet kemalde olan kudretinin nuranî tecelliyatı ve eşyanın bilinmeyen, görünmeyen iç yüzündeki şeffafiyeti ki orada icat ve yaratmada sebebe ihtiyaç yoktur, kudret doğrudan temas halindedir, kemal mertebede olan kudrete az çok, büyük küçük gibi zıddiyet müdahale edemez. İşte bu ulvi konumda;  hikmet ve kaderin intizamları ve eşyanın yaratılmasına yönelik işlerin mükemmel bir şekilde emre uyması ve mümkinatın yani imkân verilerek yaratılanların olması veya olmamasının denk olmasından ibaret olan imkânındaki muvazenesi sırrıyla; az çok, büyük küçük O’na müsavi olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile haşire getirebilir.

Hem bir şeyin kuvvet ve zaafça mertebeleri, o şeyin içine zıddının müdahalesidir. Meselâ hararetin dereceleri, soğuğun müdahalesidir. Soğuk sıcağa çok müdahale ederse soğuk olur, az müdahale ederse sıcak olur. Böylece zıddın müdahalesi yeni bir durumun olmasını sağlıyor. Güzelliğin meratibi, çirkinliğin müdahalesidir. Ziyanın tabakatı, karanlığın müdahalesidir. Bu misaller ile eşyadaki mertebelerin sonradan oluştuğu, kıyaslamalar, müdahaleler ile mertebe kazanıldığı yani mahlûk olduğu, aciz olduğu kadir olamadığı anlaşılır.

Fakat bir şey zâtî olsa, ondaki özellikler sonradan olmayıp, zatı ile olması durumunda, kendinden özellikli olması halinde durum değişir. Bu hali ile sonradan olma olmadığı için, zıddı gibi mahlûka ait şeyler kendisine tesiri olamayacağı için ona müdahale edemez. Eğer olacağı söz konusu edilirse o zaman zıtların bir arada olması lazım gelir. Bu ise aynı anda soğuk sıcak, az çok, büyük küçük, var yok, acı tatlı, kuvvetli zayıf vb. gibi zıt özelliklerin olması gerekir. Bu mantık dışıdır, mümkün değildir, muhaldir.

İki zıt şeyin aynı anda beraber bulunması muhal ve imkânsız bir şeydir. Mesela Allah hem sonsuz kudret sahibi olacak, hem de aciz olacak. Hem sonsuz ilim sahibi olacak, hem de -haşa- cahil olacak. Hem sonsuz görme sıfatı olacak, aynı anda hem de -haşa- kör olacak. Bunlar imkânsız ve muhal olan şeylerdir. Bir odada ışık ile karanlığın aynı anda beraber bulunması nasıl imkânsız ise, Allah’ın da hem sonsuz kudret sahibi, hem de aciz olması aynı şekilde imkânsızdır.
Dikkat isteyen bu konuya önümüzdeki hafta da devam etmek niyetindeyiz, inşaallah.

Mehmet Çetin

04.02.2012- Küçükyalı-Maltepe-İstanbul.


[1] Bu sırların izahı sayfalar ister, yerimizin darlığı buna müsait değil. Allâh nasib ederse zaman zaman o sırlar ile alakalı mütalâalarımız olacak, inşaallah.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir