“Hastayım bana dua et!”

Ramazan-ı Şerifin arefesinde çalan telefonumdaki şu ifadeler bu seneki Ramazan ayının ilk dersi olsa gerek: “Ben Mehmet Soslu, yazılarından dolayı tebrik ediyorum. Risale-i Nur’u özümleyerek ne kadar güzel ifade ediyorsun. Yusuf Görmez hoca çok mükemmel biridir. Yüzlerce insanın Risale-i Nur’u tanımasına vesile olmuştur. Allah razı olsun. Hastayım, bana da dua et!…” dedi ve arkasından kendine mahsus o meşhur gülmesi ile beni hayretlerde bıraktı.

Kapıdan zor sığarak giren Soslu abi, matematikte tevhidi yakalayan, tesbit ve ifade eden, talebe ve kardeşlerini şefkatle bağrına basıp Nur’un uhuvvet havuzuna dahil olmasına vesile olan, istikrar ve istikamet timsali olan, dua talep etmekte bu acizden…

Gelin, hep beraber dua edelim, Soslu abiye; Rabbim evvela hakkında hayırlısını versin. Şafi-i Hakikiden, Rahman-ı Rahim’den Ramazan-ı Şerif’de inzal olan Kur’an hürmetine, bu ayda peygamberliğe başlayan Efendimiz (asm) hürmetine ve bu ayda vefat eden Üstadımız hürmetine acil ve hayırlı şifalar dileyerek ailesine ve biz kardeşlerine kavuşmasını niyaz edelim.

Gülüyordu, aman Allah’ım! İçindeki hastalığa kalbindeki Yirmi Beş Deva ile bu koca adam gülüyordu. Dünyevî akılla izahı var mı bunun?

O işin farkında bana kalırsa. Adeta kabrin bu tarafındakilere meydan okurcasına gülen bu adam dersin en büyüğünü vermekte. Sevindiğiniz  ve üzüldüğünüz her şeyi yaşadım, ama bak nihayetinde dua hakikati ile bir kere daha buluştuk, demekte.

Mevcudiyetimizi ehemmiyetli kılan, dua. Acziyetimizle Halıkımıza muhatap olmamıza vesile olan, dua. Lisan-ı hal şeklindeki ifadesi ile ebeveyni hizmetkar kılan, dua. İki kişiyi birbirine görünmez bağlarla sessizce bağlayıp kardeş yapan, dua. Kur’anın tam ortasında, Sözler’in ortasında insana hak ve haddini bildiren dua.

Dua, acz ve fakrını idrak edeni en yüce makamlara taşır. Kul, dua ile mahlukatın en şereflisi olur.

Bu en yüksek noktada düşmanlarımıza karşı, ne kadar aciz; ihtiyaçlarımıza karşı da ne kadar fakir olduğumuzu anlıyoruz. İşte, kulluk bu noktada billurlaşır. Acz ve fakrın hissedildiği nokta, enenin var ama emanet anlaşıldığı nokta, dolayısıyla insanın içinin dışının, önünün arkasının, altının üstünün bir hiç olduğunun anlaşıldığı noktadır. “Benim”, deyip de diyemediğimiz nokta bu noktadır.

Uzanıyorsunuz ama yakalayamıyorsunuz, veriyorsunuz ama alamıyorsunuz. Sermaye diye bildiğimiz cüz-i iradenin aciz, kısa, ayarının noksan, hem de geçmişi ve geleceği olmayan sadece geçici bir “an” için var edilen irade hakikatini yaşadığınız bu zirveye dua ile geldik. Çareyi yakaladık. Çareyi gördük.

“O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, irâde-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat-i tevekküle yapışmaktır.”[1]

Çareyi bulan Soslu abi işin hakikatini kavramış. Zira gülüyordu. Gülmesi ile bunu da anlatıyor. İçerisindeki hastalık belâsına karşı gülmesi ile hakikate eren mütevekkillerden  O.
“Tevekkül ile, belâ yüzünde gül; tâ o da gülsün.
O, güldükçe küçülür; eder tebeddül.”

Mehmet Çetin

31.07.2011-Doğanbey-Beyşehir-Konya


[1] Sözler,341,

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir