Risale-i Nur’un dili ve mütalâalalarımız hakkında

“Nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeâir-i İslâmiyedeki tâbirât-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır.”[1]

Hayâtımızın en mühim vazîfesi Risâle-i Nur’u neşretmek ile îmânımızın tercümanı olan dili kullanmayı bir arada te’lif ederken çokhassas olmalıyız. Risâle-i Nur’un; tavr-ı esâsîsini bozmadan ve rûh-u aslîsini rencîde etmeden Külliyât’taki îzah tarzlarıyla anlatırken istîmâl ettiğimiz dil ve kelimelerin de nur ve nûrânî olmasına dikkat etmeli. Yâni âdetâ rûhu olan kelimeleri tercih etmeliyiz. Mâneviyâtsız, nursuz ve ruhsuz kelimeler; mânevî, uhrevî ve kudsî meseleleri îzah ederken kullanıldığında maksad tam hâsıl olmayabilir. Anlatılmak istenilen hakikatler sâdece ve belki de bâzen akla gider fakat kalbe girmesi zorlaşabilir. Mânevî, nurlu, ruhlu ve uhrevî kelimeleri kullandığımızda ise, Allâh’ın izniyle emîn olmalıyız ki, o hakîkatler kalbe Rahmet-i İlâhî’den bir yol bulup girecektir.

Sohbetlerdeki misâller, temsiller, siyerdeki hadiseler hepsi Risâle-i Nur’da var. Hem de Peygamberlerin (as) hayatında neyi ne kadar anlatacağımıza varıncaya kadar. Bir Eyyûb (as) ve Yunus (as) hikâyesini hülâsaten ve lâzım olacağı kadarını, zihni bulandırmadan anlatır. Biz de sâfî zihinleri bozmadan anlatmalıyız. Hedefi, nazarı dağıtmadan esas maksada tevcih ederek hizmeti ve hayatımızı devam ettirmeliyiz.

Risâleyi anlama ve anlatmada kelime ve terkipleri aslî hâliyle alıp, kabullenip, anlayıp ve anlatmak mümkün mertebe tercih sebebi olmalı. Kafa fenerimizle izaha kalktığımızda soğuk düşebilir, nakıs olabilir. Kendi kelimelerimizi de muhasebe ve mürâkabeden geçirip tashih etmeliyiz. Yoksa Risâle’de söylenmeyeni söyletme, anlatılmayanı anlatma hatasına düşebiliriz. Risâle-i Nur, bize, dili kullanmamızın ötesinde cümle kurmalarımızda da rehber olmaktadır. Bu tarz hususiyeti noktasından da Risâle-i Nur, Kur’ânî bir usûl takip eder. Keskinlik, şiddet ihtivâ eden âyetler Müddesir’de olduğu gibi kısa; izah, sükûnet, vüs’at ihtivâ edenler de “Bakara: 282-Müdâyene” âyetinde olduğu gibi uzundur…

Ayrıca, Külliyat’a o kelimeleri istîmal eden Üstad’a itimad etmeliyiz. Esasında bu kelimeler Üstaddan ziyade Kur’ân’ındır. Burada “Said, yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur; konuşan hakikat-ı Kur’âniye ve imaniyedir” ölçüsü ile bakmak gerekir.

Her Nur Talebesi Külliyat’tan okuduğunu anlarken Kur’ânî kelimeleri kullanarak hazmeder. Ancak başkalarına anlatırken, elbette ferdî farklılık gereği, kullanılan cümleler, kelimeler değişik olabilir. İşte burada hassas olmamız gereken, Nur Külliyatındaki çizilen, kullanılan dairenin dışına çıkmadan tebliğ ve izahımızı yapmaya çalışmaktır. Günümüz kelimeleri ise, elbette yardımcı olması, karşımızdakinin rahat anlamasını temin etmek niyeti ve şuuruyla kullanılmalıdır. Ama bunlarda hassasiyet çok mühim. Her şeyin vasatı olduğu gibi kullanılan kelimeleri tercihde de vasatı takib edebilmeliyiz. Cesed için ruh, elbise için cesed feda edilmemeli.

Risâle-i Nur sadece akla hitap etmiyor; kalbe, ruha, ismini bilemediğimiz lâtifelerimize de hitap ediyor. Vahyin şubesi olan ilhâmat ile yazıldığı, Kur’ân’ın malı olduğu cihetiyle diğer lâtifelerimiz de İnşâallah hissesini alıyor. Ama ısrarla sadece anlamak için okumak, diğer lâtifelerimizin hisselerini almalarına mani olabiliyor. Anlamadığımız zaman böylece değerlendirmek daha münasip olsa gerek. Her azamız hissesini İnşâallah alacaktır. Biz ihlâs ile, sabır ve azimle okumaya devam edeceğiz.

İşte “mütalâa”larımızda kullandığımız kelimelerin de mümkün olduğu kadar Külliyat’tan olmasına hassasiyet gösteriyoruz. Okuyucunun zahirde daha kolay anlaması mukabilinde bu hassasiyeti kurban etmemeye çalışıyoruz. Risâlelerin satırlarında saklanan sırları keşfetmek, bununla da sadrımız ve kalbimizde tulû’ların olması, tasavvur ve tefekküre vesile olması murâdımızdır.

Yeni nesil maalesef yetim bırakıldı bu hususta. Ecdâdı ile arasındaki dil köprüsünün koparılmasından kaynaklanan bir yetimlik bu. Ama ümidsiz asla değilim. Yabancı dil öğrenmedeki azmini ortaya koyan bu nesil; İnşâallah, âhiret ilmi olan mârifetullahın basamaklarındaki Risâle-i Nur’u tahsilde de ortaya koyacak.

Bu mütalâamızın gayesi de bir mânâda dikkatlerimizi Risâlelere çekmektir. Bu sütunlarda başka kardeşlerimiz de fikir ve yorumlarını ifade ederek; münazara yapıp, dil konusunda daha hassas olmamızı netice verecek eser ve çalışmalarını ortaya koymalılar. Böylece gündemimiz Risâle-i Nur’lu olur, kelimelerimiz gibi kalbimiz, kabrimiz nurlanır inşâallah.

Mehmet Çetin

08.12.2010-Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Mektubat, s. 672.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir