Kabrimi tefekkür ederken

Resul-i Ekrem (asm) bir hadisinde lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikretmemizi söyler. Bu sözün, hayattan zevk almadığım zamanları hatırlamamın fazla bir tesirini göremedim. O halde zamanlamam hatalı idi, hadis değil. Hayattan zevk aldığım, dünyaya tükenmez bağlarla bağlandığım zamanda zikredilen hadisi ve ölümü hatırladım. Dünyevi lezzet ve cefanın yalan ve geçici olduğunu, asıl olanın ahiret olduğunu gördüm. İşte ahiret hayatına ölümle geçileceğini hatırlayınca hadisten gerekli ve müessir cevabı aldığımı hissettim. Elhamdülillah dünyevîlikten bir an kurtuldum.

Bir an kurtuldum, diye itiraf ediyorum. Zira hâlâ dünyevîyim. Bu satırları okuyarak bencileyin dünyevîliğini itiraf eden, okuyan kardeşim, istersen bundan sonraki mütalâama yoldaşlık ve hatta sırdaşlık edebilirsin.

Doğanbey’deyim, Anadolu’nun sessiz bir köyünde. O kadar sessiz ki odamda iki ses var; biri sinek sesi, benim dışımda,  diğeri ise kulak çınlamalarım, benim içimde. Sinek kanadından çıkan bu ses bana âdeta, dünyaya sinek kanadı kadar dünyaya ehemmiyet vermemi söylüyordu. Ön odanın penceresinden dünyayı seyrederken arka odadan ahiretin ilk durağı kabristandaki kabrimi hayalen seyretmekteyim. Kabrin zahiren ürkütücü ve korkunç olmasının iman ve amelimle alâkalı olduğunu Risale-i Nur ile anladım. İnanan, inanmayan ve inandığı gibi yaşamayan insanın üç haline göre karşılanan bir kabir hayatının varlığı söz konusu.  İnanan insan için cennet bahçelerinden bir bahçe olurken diğer iki sınıf insana ise cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu hadislerin ifadesinden anladım.

Kabrim, odamın altmış santim genişliğindeki duvarından kıyaslanamayacak kadar daha kalın ve kaçış ihtimalim yok idi. Sağa sola bakarak zamanı anlamaya çalıştım ama nafile, zira burada zaman saati çalışmıyordu. Ayağımın altındaki topraktan hareketlenmeler hissediyorum ki yan duvardan dökülmeler başladı usul usul. Eyvah dedim, dünyada iken işlediğim günahlarımın hesabına başlıyor muyuz, dedim sessizce. Ne gariptir ki iki delikten haşarat çıkacağı anda emsalini dünyada görmediğim iriyarı ve ellerindeki dosyalardan vazifeli olduğunu tahmin ettiğim iki kişi geldi. Birinin yüzü korkuturken diğeri rahatlatıyordu. Suallere başlayınca münker-nekir olduğunu anladım. Onların sualleri değil veremediğim cevaplar beni çok sıktı. Ama ümitle ifade ediyorum ki okuduğum iman hakikatleri orada imdadıma yetişti. Soran da, sorulan da memnun ayrıldık, hamdolsun.

Bunlar benim ümit ettiğim dua, tefekkür ve mütalâalarım idi. Zikrimi ve fikrimi ilerleyen hayat ve yaşımda bu tefekkür ve mütalâalarımı da ilerletmeyi daha selametli buluyorum. Mütalâalardan hâsıl olan huzuru, bu zamanıma kadar dünyadan bulduğum huzura değişmem doğrusu.  Dünyadaki huzurdan zevk alırken, ruhum rahatlayamıyordu. Ama bu mütalâa ile kalbim işliyor, eşyaya ünsiyetim enis ve dostça bir hâl alıyordu. Hayatıma artık kabirde dost olabilecek neticeyi veren mülahaza ve mütalâalarla devama karar verdim.

Siz ne dersiniz?

Mehmet Çetin

19.07.2012. Doğanbey-Beyşehir-Konya

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir