Ağabeyim Sarraf Ekrem

Aile hayatımda örnek aldığım yegâne büyüğüm o idi. Hepimizden fazla dürüst ve sevilen idi. Sadece aile içinde mi hayır, hayır Şereflikoçhisar’da, köylerinde ve iş çevresinde.

Çocukluğumu bir kenara bırakıyorum; öğretmenlikten ayrılıp, kendisinin teklifi ile başlayan kuyumcu dükkânımızdaki iş ortaklığımızda hayrette kaldığım hususlardan birisi de kendisinin bereketli bir insan olduğudur. O gelmeden dükkânda oturuyoruz, onun gelmesiyle müşteri arka arkaya gelirdi.

Kadını ve erkeği, büyüğü ve küçüğü hemen herkesin sevdiği, saydığı ve ardından da hayır ve rahmetle andığı ve imanı sağlam, kadere mütevekkil Ekrem Ağabeyim, gençliğinden beri kalb rahatsızı idi. 1975 yılındaki ilk açık kalb ameliyatı, o gün için ülkemizdeki ilk derecelerdeki mühim ve hayatî bir operasyon idi. Hacettepe Hastanesi’nde doktorlardan hemşirelere ve hizmetlilere varıncaya kadar onu seven nice insanlar oldu. Hastalığına, sağlığına, tedavisine de son derece hassas ve dikkatli idi.

Eli mahir idi, rahmetlinin. Sadece bir sefer görsün, yeter idi. Teknolojiye çok meraklı idi. İyi hatırlıyorum seksenli yıllarda telsizlerin sivil alanda kullanımına izin verilince evine telsiz sistemini kurmuştu. Ankara’dan gelirken yolda yengemi arar, görüşürdü. Sanat ve estetik, tezyin ve döşeme onun için zevk kaynağı idi. İyi giyinir, tıraş ve tuvaletine dikkat ederdi. Kamera, video ve kasetlerinin ilk çıktığı yıllarda, o aletleri ilk alıp kullananlardandı. Kırıkkale tabancasını, uzun yıllar hatıra olarak sakladım ve en son İzmir Karşıyaka Emniyeti’ne hibe ettim. Müziğe düşkündü. Sazına bizim dokunduğumuzu anlardı. Resmi güzel yapardı. Kurşunlu Camiinin duvarlarındaki dört halifenin isimlerinin olduğu yuvarlak tabelâları Kur’an harfiyle o yazmıştı. Tank taburundan çok dostu ve tanıdıkları var idi. İnsanlarla iletişimi harika ve hele şakalaşması bir başka idi ki Eczacı Cemil ve rahmetli Çitlekçi Hayati gibileri ilk aklıma gelen arkadaşları idi, hatırlayamadıklarım beni bağışlasın, lütfen.

İhtiyarlığı yaşayamayan sevgili Ağabeyimin gençliği çok hareketli idi. Arabasıyla gezmeyi severdi. Rahatsızlığı sebebiyle yaya yürümeyi uzun boylu yapamıyordu. Gelen müşterilerden öğrendiği Almanca lisanı ile Almanya’ya gitti, oraları gezdi ve döndü. Naklettiklerine göre oradaki dostları onu iyi karşılamışlar.

Hatırlayabildiğim ilk bineği Java marka kırmızı bir motosikleti vardı. Aman Allah’ım! Onu süsler püslerdi. Dedik ya her şey elinden geliyordu. Sonradan Ford marka otomobilini yıllarca kullandı ki nihayetinde Hacettepe morgundan cenazesini yine o emektar Fordu ile getirdik, amcaoğlu Âdem Ağabey, Sebahattin Eniştem vs. ile.

İzmir’de idim. Bir haber geldi ki “Ağabeyin hastahanede.” Apar topar Hacettepe’ye geldim. Bir önceki gün gördüğüm yatağında başkası yatıyordu. Hemşirelerin o acı haberini ilk duyan ben idim. Hastane, bütünüyle yakınlarımızla doluydu, bu acı haberi nasıl haber verebilirim ki? En tahammüllü bildiklerime haber ettim ki ardından kıyamet koptu!

Cenaze merasiminde, insan seli sokaklara sığmadı. Günlerce taziyeler sürdü. Hayran ve şükranla bunları Fatihalara vesile olması için bu satırlar arasında anıyorum.

Evinde çok müşfik idi, tek evladı kızını çok severdi. İlk ameliyatından çıktığında “Gülenay’ı çok özledim!” ifadesini hatırlıyorum. Ömrü olsa idi de ilk torununa ve kardeşi Ahmet’in oğluna kendi isminin verildiğini yaşasa idi, diyeceğim ama Yaratan’ın takdiri böyle imiş.

Otuz dokuz yaşında vefat eden Ağabeyim (1947/1986), ölümüyle, hepimize mühim bir ders vermişti. Nasıl ve ne kadar yaşarsanız yaşayın ama illa ki ölüm mukadderdir.  Kaçışı mümkün olmayan o son istasyona varmadan önce orası için hazırlığın ciddi manada olmasını, hatırlattı. Ardından böylesine hayır ve dualar, elbette temiz kalbli olmanın yanında, kul hakkına azamî dikkat etmenin de bir neticesi idi.

Yaşadığı dönemde, muhatap olduğu insanların sevdiği, takdir ettiği, vefatı sonrasında ardından hayırla anılan ve hatta şu sığdıramadığım satırlarla bile yıllar sonrasında tekrarlanan güzel hatıraların öznesinde olan rahmetli Ekrem Çetin Ağabeyime binler Fatiha gönderiyorum.

Mehmet Çetin

30.05.2018 Yeni Foça İzmir

2 Yorum

  1. Mete Özdemir’in yorumu:
    Çok hoş bir anım vardı Ekrem Ağabey ile.
    Ekrem Abi, sessiz dururken şakacıktan “pat” diye bağırır idi. Annem, Ekrem Abiye yün çorap örmüş, bana “götür” diye, verdi. Ben, dükkâna gittim, ama içeri girmiyorum. Ekrem Abi, “gel” diyor, ben “gelmem” diyorum. Çünkü, yine “pat” diye bağıracak, biliyorum. Neyse, zor belâ içeri girdim ve temkinli şekilde çorabı tam uzattım, ama o yine yapacağını yaptı ve “pat” diye bağırdı. Ben de çorabı üstüne attım, hızla kaçtım! Ardımdan gülmekten ölmüştü. Akşam bize gelip anlattı. Çok severdik ailecek. Allah rahmet eylesin.
    Mehmet Ağabey, yazılarınızı takip ediyorum. Çok güzel ve dokunaklı yanı sıra çok sıcak yazılar.
    Selamlar.

  2. Aslan Ağabeyim benim!
    Babam beni rahmetlinin yanına çırak vermişti. Bana ustalık yapıyor ve işi öğretiyordu. Böylece hem ustam, hem babam, hem de ağabeyim olmuştu.
    Ne hakkını ödeyebilirim ve ne de unutabilirim.
    Nurlar içinde yatsın.
    Çok özletti kendini..

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir