Şu temsil-i hikâyeciğe bak!

Hasanoğlan Öğretmen okulunda iken; hocalarımız, anlatma metotlarından en tesirli olanını ‘tahkiye etmek’ derlerdi. Tahkiye etmek, hikâye etmek.

Kur’anî bir tarzdır, hikâye etmek. Ayetlerde sık sık rastlarız. Resul-ü Ekrem Efendimizin (asm) konuşmasında da görürüz. Bunun için olsa gerektir ki evvelki eserlerde sık sık müracaat edilen bir usuldür, hikâye ederek izah etmek.

Temsil, bir şeyin aynısını veya mislini yapmak, benzetmek, teşbih etmek manalarına gelmektedir. Numune söz, ibretlik vakıa ve ifade anlamlarına da gelen temsil, gözler önüne canlandırılması, dolayısıyla hayale resmedilmesi ile hayali olarak, tahayyülü olarak da komşu manaları ifade eder.

Anlatılmak istenen konunun zihinlerde teşekkülü için temsilden istifade edilir. Temsilin içinde teşbihten faydalanılır. Teşbihin içinde de zayıfın kuvvetliye, anlaşılması kolay olanın, anlaşılması zor olana benzetilmesi metotları kullanılır.

Bu metodun kullanılmasını elbette Bediüzzaman hazretlerinin izahında da görürüz. Hatta yazılarının güzelliğinin menbaını şöyle ifade eder: “yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’âniyenin lemeâtındandır.”[1]

Mevzu açılmışken birkaç noktasının da çoktandır dikkatimi çektiğini ifade etmem lazım.

Birinci Söz’den başlayan “…şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…” cümleciğini hassaten Sözler’de ziyadesiyle tespit ederiz. Bunun bir hikmetinin olduğu ayrı bir mevzu, ama bu yazımızda dikkatimizi çeken husus  “hikâye”nin “temsilî” olması bu bir.

Üstad, hikâye tarzını kullanırken  “temsilî hikâye” olarak ikisini birden istimal ederek üslubunu tahkim ediyor. Te’kid ederek manayı kuvvetlendiriyor.

Başımızdan geçen vakıayı anlatmaya hikâye denir. Bir de hikâyenin temsili oluyorsa bunu nasıl anlayacağız?

“…şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…” der. Hikâyeye bakılmaz, dinlenir. Ama “bak” diyor. O halde önümüzde temsil edilen bir şey var ki “bak” diyor. Hatta yer yer işaret ederek “şu temsili hikâyeciğe bak” diyerek temsil edileni seyretmeye değil “bak maya davet ediyor. Herhalde ‘seyretmek’ ile ‘bak’manın bir farkı olsa gerek. Bakmak ayrı, görmek ayrı. ‘Bak’makda şuur var, dikkat var, ‘görmek’ ve ‘seyretmek’ ise bunlar olmadan da yapılan iş, yani gözün fıtrî vazifesi.

Üstadın, yaşamadığı şeyleri yazmadığını biliyoruz. Yirmi Üçüncü Söz’deki İkinci Noktanın ayetini “…âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsil ile beyân ederiz.” ifadesi ile bunu anlıyoruz. O halde bu “bak”lar ile yaşadığı, temsil olunan hakikatleri görüyor, bakıyor ve bizim de bakmamızı istiyor, bu iki.

On Beşinci Şua’da ayn-ı hakikat ve bir temsil manasında olan seyahat-i hayaliyesi” ifadesi hayal ve temsili istimal ederek hakikate varılacağı anlatılıyor.

Hayal, müthiş bir nimettir. “Tahayyül edemeyen taakkul edemez.” Yani hayal edemeyen akledemez, esası ne kadar mükemmel bir nimet olan hayalin ehemmiyetini ifade eder. Hayalin olmadığı hayat, ruhsuzdur. Temsil ve hayal iç içe manaları ihtiva eder.

Evet, temsil, manayı fehme takrib eder, doğru. Anlatılmak istenen temsil ile daha usturuplu,  yerli yerince anlatılır. İfade edeceğiniz en sert hakikatleri temsille yumuşatılarak anlatabileceğiniz gibi yine anlatmak istediğiniz mevzuyu temsil ile en sert şekli ile de ortaya koyabilirsiniz.

Kırmadan, kırılmadan, evirip çevirmeden, icabında lafı uzatmadan temsil ile meramınızı ustaca anlatmanın melhemidir, hikâye.

“…şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…” de hikâye kelimesi küçültme takısı ile kullanılmış. Hem sevimli mana da katılmış. Acaba küçültme takısı kullanılmadan temsil edilen büyük hikâyeler de var mı idi, Üstadın nazarında? Allahu a’lem bizim anlamamıza yardımcı olmak için,  büyük şeyleri küçülterek anlatıldığı gibi, uzak hakikatler, büyük hakikatler temsillerle fehme takrib edilmiş, bu üç.

“…şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…” cümleciğinin son kelimesi “dinle” . Temsile, temsil edilen hikâyeye bakabildi isen, anlayabildi isen o zaman “dinle”,  bu dört.

Çok dikkat çekici bir husus daha var burada. “Temsili hikâyeciğe bak” derken, göz; “dinle” derken kulak kullanıldı, Niçin dilin kullanıldığı “oku” hitabı yok acaba? Hikmeti ne olabilir?, bu beş ve hakeza.

Senin bir şey söylemene gerek yok, gözünü ve kulağını aç; “bak” ve “dinle” demekte adeta. “Kalb ve ruhun derece-i hayatlarına çık”manın yolları,  masivaya bakıp ve dinlemekle mi mümkün acaba?  Eşya zaten “Hiçbir şey yoktur ki O’nu methedip O’nu tesbih etmesin” ayetini tefsir etmekte, lisan-ı halleriyle. Beşerin dili eşyanın tekellümünü okuyamaz. Dil, insanlar arası muhabere vasıtasıdır. Eşyanın zikri göz ile görülür, kulak ile dinlenir. Bunların en derin manası kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselip ehadiyet manasında vahidiyeti; vahidiyette de ehadiyet mühürlerinin tefekkürü ile kemal bulur, teali eder. Bu yollara işaret eden başka sırları da görebilmek mümkündür.

“bir parça fehmetmek istersen…” ifadesinin değişik şekillerini ve bunlardan da Üstad, keşfettiği hakikatlerin hepsini değil de bir kısmını bizimle paylaştığını eserlerinde tespit ediyoruz.

Katre’de her bir kelimesinde otuz defa meydan muharebesinin vukua geldiği anlatılır. Alakalı kelimelerin sayısı on adedin üzerinde, dolayısıyla üç yüzden fazla muharebenin olduğunu ama Katre’nin metninde ise hepsini değil sadece bunlardan bir kısmını okuyabiliyoruz. Bunun bir hikmeti olmalı. Acaba okudukça, o mana âlemine dâhil oldukça mı bu muharebeleri, müdafaaları belki de hissetmek mümkün olacak?

Mesnevi için Külliyatın fidanlığı der. Bu fidanlıkta kalb ve ruh içinde yolların açılarak; bahçesi olan Risale-i Nur’un ise hem enfüsî ve ve hem afakî dairede marifetullaha yollar açtığını ifade eder.

Risale-i Nur’u mütalâa ederken hakikaten kelimeler, kalbe manalar tûlu ettirmeli. Üstada sorular sorup; bu kelimeyi burada kullanmaktaki sebeb-i hikmeti tahsil edilmeli. Bazen bir kelimede boğulma vaziyetine düşmeden umumu üzerinde mütalâa etmek de ihtiyaç olacak.

Okunanın sırrına vakıf olunarak yapılan mütalâa ile fikrimiz tahakkuk eder. Fikrin kemale ermesi ise tefekküre tevcih eder. Tefekkür bardağı okuma damlaları ile dolar, dolar ve taşar…

Nur’un dört esasından olan tefekkürün, hadiste kıymetini bulduğu ifadesi ne idi?

Mehmet Çetin

21.11.2010.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Barla Lahikası, sh.47

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir