Sınır konulmayan üç duygudaki sabır ve adalet

Na’büdü Mütalâaları-9

Üç sabır; taate sabır, masiyete sabır, musibete sabırdır. Üç sabır; emirlere itaate sabır; günahlardan sabır;  musibetlere sabır demektir. Bu üç sabrın tatbikinde de adaletli olarak, yani istikameti istikrarla muhafaza ederek, vasatî olarak istikametlice hayat sürmeli.

Sabredilecek yerde sabırsızlık ifrat,  sabredilmeyecek yerde sabır ise tefrittir. Vasatı ise sabredilmesi gereken yerde sabırdır. Yani, sabredilmemesi iktiza eden noktada sabretmemek,  sabredilecek yerde sabretmek ise isabettir, sabır duygusunun hakkını vererek adaletle kullanmaktır.

Hayat bütünüyle üç duygu ve üç sabrın isabetli ve adaletli kullanılması ile manasını bulur, huzur verir, uhrevî meyveler verir.

Üç sabrın tatbikinde adaletli, düzenli, dengeli, istikametli yani istikrarlı olmak netice itibari ile iki hayatın huzuruna vesile olur. Buna, mazideki müttakilerin hayatı şahittir. Kendilerinden sonraki nesle numune teşkil eden hayatları istikrarın, istikametin yani kısaca adaletin mücessem, müşahhas ifadesidir. Şahıslarında adeta cisimleşerek temsil edilen adaletin, insanoğluna söyleyeceği çok nasihatleri olsa gerek.

Ehemmiyetine binaen tekrar ifade edelim; İlahî emirlerin tatbikinde sabırla devam eden hayat, nehyedilen günahlardan sabırla devam eden hayat, imtihana vesile olan musibetlere sabır içerisinde devam eden hayat ifrat-tefrit hatalarından uzak, vasattan ayrılmayan ısrar ve sabır ayet ve hadisde medhedilir.

Na’büdüdeki zamir -na’ ile,  “biz” ile bilmana üç sabrın kademelerinde yardım ve istiane dilerken masivayı dahil ederek, onlar namına kendi adımıza “….isteriz” deriz.

Devam eden hayattaki üç sabrın kademelerinde istikametli olması için fıtratımızdaki üç kuvvetin tesbitini okumaya devam ediyoruz, Bediüzzaman’dan:

“Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.”

Sürekli değişikliklere maruz insan vücudunda ruhun yaşayabilmesi için üç duygunun konulduğunu ifade ile bunlar; akıl, gadap (öfke) ve şehvettir. Bu duygu ve kuvvetlere hassasiyetleri noktasından bakacak olursak, menfaatimize uygun olan bütün insanî-hayvanî arzularımızın tatmini için münasip olanları almakda şehvetimizi; zararlı olanlarını da def’etmede ise öfkemizi, gazabımızı; faydalı-faydasızı, iyi-kötüyü temyizde ve seçmede ise aklımızı kullanırız.

“kuvve-i şeheviye-i behimiye, kuvve-i sebuiye-i gadabiye, kuvve-i akliye-i melekiye” şeklinde ifade edilen bu kuvvelerin tamlama sıfatlarında ise “behimiye, sebuiye, melekiye” kullanılmış. Behimiye ile hayvan, sebuiye ile yırtıcı hayvan benzetmesi yani bu ikisi ile yırtıcı, yabanî, hayvancasına şeklindeki benzetmeleri dikkati çeker. Fıtratımızın resmi çizilir âdeta. Melekiye ile de tecrübe kasdediliyor diye anlaşılıyor. Şimdi, şehvet ve gadap noktasında hislerimizin tatmininde fıtrî olarak hayvandan farklı değiliz. Fark aklın kullanılmasındadır.

Bu duyguların sadece ruhun bedende yaşayabilmesi için verildiğini, esas olanın ruh olduğu bu vesile ile bir daha anlaşılıyor. Ruh, bedende olmadığı durumda bu duygulara ihtiyaç hissedecek mi,  suali, tefekkür ve taharriye davet eder. Ruh ve vücudun münasebetleri ve bahsedilen duygular ile buradaki muvazene, istikrar, istikamet farklı bir tahkik ve tedkik mevzusudur. Ruh, bedende ikâmetinde iken masivayı da arkasına alarak na-biz zamirli dualarıyla külliyet kesbederek şümullu bir hakikat manasında ehl-i aklın nazarını cezbeder…

İşte bu üç kuvvenin sınırları konusunda Bediüzzaman’ın şu ifadeleri ile bir daha dikkat çeker: “Lakin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.”[1]

Fıtrî olarak şehvet-gadap-akıl kuvveleri sınırsızdır. Hikmet-i İlahî muktezası olarak akla, şehvete ve gadaba diğer duyularımızdaki gibi sınırlar konulmamış. İşitme organımıza sınırlı frekanslar arasındaki sesleri duyması gibi bir sınır konulmamış bu kuvvelerimize. İnsanlık tarihi aklın, şehvetin ve öfkenin sınırsızlığı ile doludur. Sınır tanımayan bu duygular ömür boyu tatmin edilememesi ile sıkıntılara, ifrat ve tefrite düşerek, yani istikamet verememekle huzursuzluk yaşanmaktadır.

“şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de,” ifadesindeki “şeriatça” kelimesinden maksad İslam dini olarak anlaşılıyor. Ancak kelimenin baş harfinin küçük yazılması, değişik baskılara da bakarak onlarda da küçük harfle basılması farklı manada olabileceği pek de uzak ihtimal olmasa gerek.

Şeriatça bir had tayin edilmesi beşerin terbiye imtihanı içindir. Tayin edilen haddin takibi, ifrat ve tefrite düşülmemesi ise maksattır. Evet bu üç duygunun terbiyesi için elbette Şeriatta sınır konulmuş ve hatta bu sınırların izahını anlamaya çalışıyoruz, Bediüzzaman’ın dilinden.

Haftaya inşaallah bu üç duyguyu anlamaya çalışalım.

Mehmet Çetin

08.03.2011-Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] İşaratü’l-İ’caz sh. 45

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir