Öksüzden yetime

Kullandığımız nice kelimeler var ki mana-i harfî gibi kendinden hariç manaları ifşa ve işaret ederler. İşte bunlardan iki tanesi de öksüz ve yetim kelimeleridir.

Babası vefat edeni, yetim; annesi vefat edeni öksüz olarak biliriz. TDK ise anası veya hem anası hem babası ölmüş olan çocuk, tarifiyle iki sıfatı birleştirir. Ergenlik dönemi öncesi babasını kaybeden yetim kalır, annesini kaybeden öksüz kalır, diye de tarif edilir. Orhun Kitabelerinde ise öksüz, annesiz manasında kullanılmaktadır.

Yütm kökünden türeyen yetim kelimesi, yalnız olmak, tek başına kalmak, şeklinde sözlükte yerini bulur. Çoğulu ‘eytâm, yetâmâ’dır.

Yetim, öksüzün manasını kapsamakla beraber ayet ve hadis temellidir. Babasını kaybeden büyük küçük herkes yetim olarak ifade edilse de fıkıhta daha çok, çocuklar hakkında kullanılır. Çocuğun nafakasını temin etme, haklarını koruma ve onu yetiştirmede babanın daha çok rolü bulunduğundan yetimlik, özellikle babaya bağlanmıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de yetim ile alâkalı bahisler özetle şöyledir:

Yetimlere adaletle davranılması gerekir. Şöyle ki: mallarını ele geçirmek maksadıyla yetim kızlarla evlenip haksızlık yapılmaması, evlendirilen yetim kızların mehirlerine el konulmaması (en-Nisâ 4/3, 127), yetimlerin mallarının en güzel şekilde korunup yönetilmesi (el-En‘âm 6/152; el-İsrâ 17/34), büyüdüklerinde mallarının geciktirilmeden kendilerine teslim edilmesi ve teslim sırasında şahit bulundurulması hususu (en-Nisâ 4/6) Kur’an’da yetim haklarına dair temel prensiplerdir. Yetim malı yemek büyük günahlardan sayılmış, haksız yere yetim malı yiyenlerin şiddetli azap görecekleri bildirilmiş, yetimin veli ve vasîlerine ancak fakir olmaları durumunda onun malından belli ölçüde faydalanma izni verilmiştir (en-Nisâ 4/2, 6, 10).

Yetimliği yaşamış olan Resul-i Ekrem (asm), Hadis-i Şeriflerinde yetim hukuku üzerinde durmuştur.

İslâm tarihinde, yetimlerin hukukunu muhafaza niyetiyle çeşitli müesseseler ihdas edilmiş olup, günümüzde kanunlarla korumaya alınmıştır.

Kavramlarımızın zamanla kasdî olarak anlam kaydırılmak istenmesine mukabil, onları aslî manalarına kavuşturulması ve o şekilde kullanılması gerekir.

Amaç yerine maksad kullanıldığında kasd eden birisine gidilerek fail ile irtibatlandırılır. Gerçek yerine hakikat kullanıldığında Hak olan faile ile bağ kurulur. Varlık kelimesi yerine mevcud kullanıldığında vücud verileni, vücudu verene muhatap ederek Vacibü’l-Vücud’a ulaşır.

Mâneviyâtsız, nursuz ve ruhsuz kelimeler; manevî, uhrevî ve kudsî meseleleri îzah ederken kullanıldığında maksad hâsıl olmaz. Anlatılmak istenilen hakikatler sadece ve belki de bazen akla gider, fakat asla kalbe girmez.

Bir meyvenin kabuğu soyulduğunda her ne kadar geçici olarak bir güzellik görünse de az bir zaman sonrasında o meyvenin zarafetinin kaybolup, bozulmaya başladığı görülür.

İslâmî örf ve tabirlerin, daha iyi anlaşılsın endişesi ile özlerine yabancı ve uzak kelimelerle ifade edilmesi o manaları ruhsuz kılar, nuru gider.

Mehmet Çetin

04.11.2018 Yeni Foça İzmir

 

 

 

 

 

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir