Mustafa Kara’yı rahmetle anarken

Hayat, unutulmazlarla dolup giderken bunların bazısı hakikaten hiç unutulmuyor ve her hatırlanışta insana farklı ders ve hikmet veriyor.

Rahmetli Kader kardeşimden işittiğim hatırayı, rahmetli Mustafa Kara’yı vefatının yıldönümünde paylaşmak istedim sizlerle. Tarih, 30. Temmuz 1993, günlerden Cuma. Akşam vakti işyerini kapatıp evine giden Mustafa’m, Alsancak civarında, trafik kazasında vefat ediyor. O günün gündüzü telefonda beni hesaba çekiyordu. “Niçin diyordu, bizi toparlayıp Barla gezisi yaptırmadın?”,  diye. Birkaç gün öncesi Senirkent’e ve oradan da Barla’ya giden rahmetli o halet-i ruhiyenin verdiği heyecanla beni hesaba çekiyordu ve hakkı da vardı doğrusu.

Vefatının haftası sohbeti onun evinde yapalım dedik. Yaz mevsimi olduğu için havluda yapıyoruz. Dersi Dr. Süha yapıyor. Bütün kardeşler dikkatle dinliyoruz. Rahmetlinin eniştesi Kader Yalçın, birkaç gün öncesi defnettiğimiz Mustafa’yı kefeni ile gelmiş, havludaki ağaca dayanmış ayakta dersi dinliyor, görüyor. Dersin fatihası çekilince rahmetli Mustafa kayboluyor.

Bu müstesna hadiseyi sadece ehl-i kalb olan Kader kardeşimiz görüyor. Ne gariptir ki yıllar sonra Kader kardeş de bir trafik kazasında vefat edecek, o da geriye yetimler bırakacaktı. Kader kardeşimin taziyesine gittiğimde rahmetli Mustafa’nın babası Hacı Sabri amcaya bunları anlattım, sabır ve şükürle dinledi ve ilk defa işittiğini ifade etti.

Bayraklı’da yapılan hizmetlerde onun hatırası çok derindir. Zira o, cemaatin çimentosu idi. Ettiği hizmeti ve verdiği yardımları sadece Rabbi bilir.

Dükkânda, müşteriye gösterdiğimiz sabrı eve geldiğimizde eşimiz ve çocuklarımıza gösteremiyoruz diye dert yanardı. İşyerini geç kapatmak durumunda olduğundan derse geç gelir, bazen çaya, bazen Fatiha’ya ama ısrarla gelir ve çoğu zaman da dışarıda ayrılırken görüşürdük.

Bana, karınca misalini sen anlattın, derse geç de olsa gel, o tabloda melekler resmini çeksinler derdin diye takılırdı. İzmir’de hatırladığım kadarıyla dershanede kalan üniversite talebeleri kardeşleri iki arabayla Manisa Spil dağına ilk defa beraber götürmüştük.

Kocatepe Mevlitlerimizde bir otobüs kaldırırdık, beraberce. Unutulmaz anılardı bunlar. Cemaat ile yaz ayları kır gezisi tertip ederdik. Rahmetli Erzurum’lu Recep Bilmişoğlu’nun semaverindeki çayın tadını unutamazdık.

Mustafa’nın her zaman hazır olduğu ve çok da sevdiği imdat dersi vardı; Dördüncü Söz. Güzel yapardı bu dersini. Aylık meşveretlerimizin ardından hep beraber çorbaya giderdik, zira meşveretimiz gece yarısından sonra biterdi. Kandilleri iple çekerdik. Pınarbaşı’nda Kadir gecesinin ihyasının ardından arabalara binip Manisa’ya camileri gezer, namaz kılar ardından taksici Süha abinin ballandıra ballandıra anlattığı sucuklu sohbete başlardık.

Bir gece beraber bir yerden ailecek dönüyorduk. Evimizin önünde ayrılmak üzere iken ansızın eve çorba içmeye ve hemde pirinç çorbası içmeye davet etmiştim. Şaşırmıştı ve pirinç çorbasını merak ederek içeriye girdik. Eşimin yaptığı o pirinç çorbası ayrı bir hatıra bırakarak sonraki muhabbetlerimize bağlama oluyordu.

Cenaze namazında dışarıya taşan cemaat, kabristan yolundaki uzun araba konvoyu, kabristanda ise tekbirlerle defin, o gün acı ama daha sonraları ibret ve gözyaşlı deruni hatıralar bıraktı.

Oğulları Ömer ve Mustafa’ya bakarken adeta rahmetli Mustafa’mı görüyor ve seyrediyorum. Zaten Mustafa, babasının vefatında henüz doğmamıştı, Ömer ise çok küçüktü.

Hatıralar, hatırlılar için daha anlamlı oluyor. Hatırlıların hatırlanması ise dersli ve ibretli oluyor. Biz ölülerimizi rahmetle anarken, hatırı yüce olanları da özellikle anıyoruz.

Allâh rahmet eylesin, kabri pür nur, makamı Cennet olsun. Efendimize (asm) ve Üstada (ra) komşu eylesin.

Mehmet Çetin

08.05.2012.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir