Mescid-i Dırar’dan yansıyanlar

Mekke’de müşrik, Medine’de münafık kol gezmekte idi. Mekke’de saflar çok açık belli iken Medine’de gride kalıyordu, münafıklar.

Onlar, doğrudan gerçekleştiremedikleri maksadlarını, dolaylı yollardan gerçekleştirmek isterler. Bunun için de münafıkâne plân ve tertibin hesabını yaparlar.

Asr-ı Saadetteki Mescid-i Dırar (Zararlı Mescid) hadisesi, sonraki zamanlarda yansımaları bulunan münafıkların ilk vakısıdır.

İslâmiyet’in Medine’de güçlenerek yayılmasından rahatsız olan münafıklar, ifsada başlar. Cahiliye devrinde Hıristiyan olan Ebû Âmir er-Râhib’den, Vedîa bin Âmir’e Bizans’tan destek aldığını bildiren mektup gelir. Ebû Âmir, baş münafık Abdullah bin Übey bin Selûl’ün yakın akrabası ve akıl hocasıdır. “Ebû Âmir el-Fâsık” olarak Resulullah’ın (asm) ifadesiyle anılan Ebû Âmir, sonraki bütün münafıkâne vakıalarda bulunmuştur. Nihayet Mescid-i Nebevî ile Mescid-i Kubâ’ya gidemeyecek olanlara yakın ve kolaylık olacağı izlenimi ve kanaatinin uyanacağı bir mescid inşa ederler. (H.9/M.630) Tebük Sefer’i hazırlığında bulunan Resul-i Ekrem’e (asm) gelerek, zahirdeki niyetlerini anlatır ve ilk namazı kıldırmasını isterler. Sefer sonrasında, Resul-i Ekrem’e Tevbe Sûresi’nin 107-110 âyetleri nazil olarak, o mescidin mü’minler arasına nifak sokmak için yapıldığı bildirilir ve Mescid-i Dırar, yıkılır ve yakılır.[1]

Dırar Mescidinin yakılıp yıkılması, İslâm tarihinde ilk ve tek hadisedir. Ancak son diyebilmek mümkün mü?

İslâm’ın birlik ve beraberliğini yıkmaya yönelik nice iyi ve hayırlı görünümlü faaliyet, hizmet, yaklaşım, mabed gibi çeşitli yardımlar, nice zararlı vakıalar var ki dost görünümlü münafıklardan vuku bulmaktadır. Bunlar, maksadları uğruna İslâm’ın temel kurum ve kurallarını bile kullanmaktan çekinmezler ve bunu da güzel bir kılıfla takdim ederler.

Cemiyetteki her nev’i değerlerin menfaat uğruna kullanılmasını, bu vakıanın asırlardaki yansıması olarak görmek mümkündür. Sadece cemiyette ya da afakî âlemde değil, enfüsî âlemde dahi bunun izlerini görmek pekâlâ mümkündür.

Afakî âlemde; en küçük yapıdan en büyük yapıya hâkim olanın, mevcud vaziyetini devam ettirmesi için dinî ve millî değerleri veya bulunduğu makamın, yetkinin imkânlarını kullanması da bir manada aynı yansımadan nasibini alan hatalı davranışlardır.

Enfüsî âlemde ise bunun çok ilginç yansımaları söz konusudur. Kişi, iç âleminde söz dinletemediği nefsinin, gem vuramadığı arzu ve hırsının gerçekleşmesinde engel olan örf, âdet ve inancın kurallarını evirip çevirerek bir gerekçe oluşturur ve sonra buna inanır. İnandığı gibi yaşayamadığı hayatına, yaşadığı, yaşamak istediği gibi inanır ve yön vermek ister.

İç âlemdeki bu hadise, çevredeki dost görünümlü münafık ve müfsidlerin ya da aynı arıza ile malûllerin veya safderunların destekleri ile kuvvet bulur. Kartopu gibi büyümeye yüz tutar çünkü zahiri cazip ve çok ikna edici usullerle genel kabul görür. Bu da güya ona meşruiyet sağlar. Böylece nihaî noktaya kadar yükselir.

Mescid-i Dırar hadisesinin iç ve dış âlemdeki yansımalarında kullanılan malzeme, bizim malzememiz, kişiler bizim insanımız, kavramlar bizim kavramlarımız. Ancak unutulmamalıdır ki, “hiçbir müfsid, “Ben müfsidim” demez; daima suret-i haktan görünür yahut batılı hak görür.”

Çare, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermemek gerektir.  O söz için getirilen delile ve söz verildiği gibi tahakkuk edip etmediği akıbetine bakarak mihenge vurmak akıllı insanın işidir.

Mehmet Çetin

21.03.2019 Yeni Foça İzmir

 

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/mescid-i-dirar

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir