Kâinat taifesi

Na’büdü Mütâlaaları-4

Fâtiha, Kur’anın; na’büdü ise âdeta fâtihanın kalbidir. Şu iki manâ yani istiâne ve istiâze ise  fâtihanın tereşşuhatıdır.

İstiâne ve istiâze eden sadece kul olarak,  biz miyiz acaba? Bir başka ifadeyle fâtihayı okurken “İstiâne ve istiâze” yi kendimizin haricinde başkaları adına da yapıyor muyuz?

Hilafet makamında bulunan hem kendi adına ve hem de temsil ettiklerine vekâleten konuşur, iş yapar. Kul, namazda,
fâtihanın kıraatinde hem vücudu ve hem dahilindeki zerrata vekâleten;hem, kendi adına secdeye giderken bütün ehl-i secde ve ehl-i tevhid namına ve hem de kul bütü masiva adına “iyyake” duasını kıraat eder.

Masiva, Allah’tan gayrı herşey. Kainat ise bunun, hemen önümüzde ve içinde bulunduğumuz, şahid olduğumuz kısmıdır. İşte bu kainat, yaniumum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat”[1]halinde ibadetini yapıyor. Yapılan bu ibadeti, tahiyyatı umum mevcudat namına takdim ederken bulunduğumuz hâl, huzur-u İlahide muhatap olunan hâldir.

Eşya, muayyen vazifeleri ile ubudiyetini yapıyor. Bu manâ, âlem çapında hayâl edildiğinde azamet-i İlâhiye karşısında “Allahuekber” ile tâzimle mukabele gerekir. Masivayı ihata eden Rububiyet-i İlâhiye karşısında mevcudat çok geniş bir ubudiyetle mukabele ediyor. Böylece herbiri diğerinin şehadetine hem şahitlik ve hem de destek  ve tasdik eder. Âdeta aynı neticeyi isbat tarzında vaziyet alıyorlar.[2]

Evet “bir insan-ı ekber olan kâinat lisan-ı hal ve çok eczaları istidat ve ihtiyac-ı fıtri lisanıyla ve zişuur mevcudatları lisan-ı kal ile “iyyake na’büdü ve iyyake nestain” diyorlar ve Halıkının merhametkarane rububiyetine karşı ubudiyetlerini gösteriyorlar”[3] manâ ve müşahadesinin ardından nun kapısından girdiği gibi çıkan Üstad gibi biz de “Elhamdülillah” deriz.

Elhasıl, “Na’büdü” nun’u mezkur üç cemaate bakıyor. Bu vaziyette iken Resul-i Ekremin (asm)  “Rabbinize ibadet edin” emrine bizimle beraber o üç cemaat de mukabele ediyor.

Bu mukabelenin tezekkürü ile kalb ve hayâl mutmain olduktan sonra akıl dahi tatmin olmak ister.

“Ben de hisse isterim”diyen akıl, kâinatı taharriye başlar: “ kâinattaki bütün mevcudata: Zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl-i itaat ve intizamla vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı, şuursuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuurkârâne, intizamperverâne ve ubudiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Mâbud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevk edip istihdam ediyor.”[4]

Aklın iknası; mevcûddan hareketle ve mevcûdun gayet şuurkârane, intizamlı vazife görmesi ile bunların arkasında mutlak manâda emreden var, izahı ile yapılmakta. Bu izahı takibeden başka isbatlarda var.
“Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat olanlara: Herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi ihtiyacatı var ve vücut ve bekasına lâzım pek kesretli, muhtelif matlupları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Halbuki o hadsiz matlapları, ummadığı yerden, vakt-i münasipte, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşahede görünüyor.”[5]

Mevcûdat kendi ihtiyacının tatmin edilmesine muktedir olamadığı halde, hadsiz taleblerinin mükemmel şekilde, münasip vakitte verilmesi müşahadesi ise aklın iknasında şuhudî bir vaziyet arzeder.
“İşte, şu mevcudatın bu hadsiz fakr ve ihtiyacatı ve bu fevkalâde iânât-ı gaybiye ve imdâdât-ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki, bir Ganiyy-i Mutlak ve Kerîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir hâmi ve râzıkları vardır ki, herşey ve her zîhayat Ondan istiâne eder, medet bekliyor, mânen “iyyake nestaîn” der.”[6]

Mevcûdata hadsiz acz ve fakrı içerisinde ihtiyacının mükemmelen hemde gaybî inayetlerle Rahmanî imdadlarla yapılması açıkca merhametli, kudretli, ganî bir Hâlık’larını isbat eder. Böylece âdeta herşey O’dan ister ve “  mânen “iyyake nestaîn” der.”
O vakit akıl,”Âmennâ ve saddaknâ” dedi.”[7]

Kâinattaki dehşetli faaliyet ve  hallâkıyetin intizamla cereyanı merhameti, mutlak rububiyetin içerisinde müdebbiriyeti gösterir. Hadsiz zîhayatların lisan-ı hâl ve kâlleri ile yaptıkları istiânelerine verilen mükemmel hikmetli cevab ve inayet ise bilbedahe umum bir ma’budiyeti ilan eder. Böylesine fıtrî ibadeti semavî fermanlarıyla enbiyalar ihbar ediyorlar.

Müçtemian mevcûdatın “İbadet ederiz” istiâne işareti ile zikredilen üç tâifenin her birisinin kendisine mahsus halleri ile ibadet etmesi Ma’bud-ı Mukaddesin mevcûdiyetine şehadettir. “Senden isteriz” istiâzeleri ise kendilerinin yardıma koşan, dualarını kabul edip cevab veren şefkatli Müdebbirin mevcûdiyetine de şehadet eder. Rabb-i Rahim ve Mucîb’e kat’i işaret eder.

Bu kıyaslamalara binaen lisan-ı kâl ile yapılan duaların hususan enbiyaların (as) ve havasların harika bir tarzda makbuliyeti “Ancak Senden yardım dileriz.” ifadesi ile Allah’ın vahdaniyetine kat’i şehadet eder.

Na’büdü mütalâası satırda bitebilir ama sadırda bitmemeli…

Mehmet Çetin

27.10.2010-Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Mektubat, B.Said Nursi, sh. 669

[2] Şualar, B.Said Nursi, sh. 958

[3] age.958

[4] Mektubat, B.Said Nursi, sh. 669

[5] Age, sh. 669

[6] Age, sh. 669

[7] Mektubat, B.Said Nursi, sh. 671

 

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir