İktisat dil’de başlar

Her şeyi hikmetle yaratan Allah, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmıştır.

Ağızdaki dili, bir kapıcı, sinir ve damarları telefon ve telgrafın telleri gibi yaratmış. Tat alma organı ile vücudun merkezindeki mide arasında bir haberleşme vasıtası kurmuş. Böylece ağza gelen maddeyi o damarlarla, sinirlerle haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa âdeta “Yasaktır” der, dışarı atar. Bazen da bedene, menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne de tükürür.

İşte, madem ağızdaki dilimiz bir kapıcıdır; mide ise vücudun idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev’inden ancak beş derecesi muvaffak olur, fazla olamaz. Ta ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilalcileri saray dâhiline sokmasın.

Emaneti, taşıyabileceklere vermek aklın gereğidir. Bahşişten, hediyeden, emanetin kendisine tevdi edilmesinden kibirlenerek gurura kapılan baştan çıkar. Esas vazifesi olan vesile olmak noktasından sapar. Böylece zevkli, gurur verici ama zararlı olana takılır kalır.

İşte kapıcı olan dilimizin, esas vazifesini böyle bilmenin yanında onun hoşuna giden ama şımartan şeylerle baştan çıkarırsak bu sefer vücutta ihtilaller olur, hastalıklar kol gezer.

Şimdi iki lokma farz ediyoruz: Bir lokma, peynir ve yumurta gibi gıdalı, besleyici maddeden kırk kuruş veya dört lira, diğer lokma en âlâ baklavadan on beş lira olsa; bu iki lokma, ağza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsavidirler. Boğazdan geçtikten sonra, bedenin beslenmesinde yine müsavidirler. Hatta bazen dört liralık peynir daha iyi besler. Yalnız ağızdaki tat alma uzvumuz olan dili okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk kuruştan veya dört liradan on beş liraya çıkmak ne kadar manasız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.

Saray hâkimine gelen hediye kırk kuruşluk olmakla beraber, kapıcıya kırk katı fazlası bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. “Hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, rahatsızlıklara sebep olacak, yangın çıkaracak. “Aman, doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün” dedirmeye mecbur edecek.

İşte, iktisat ve kanaat, İlahî hikmete münasip harekettir. İnanan insan; dili, kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. Müsrif ise, o İlahî hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, hakiki iştihayı kaybeder. Yiyeceklerin çeşidinin çokluğundan gelen sun’i bir yalancı iştah ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

Böylece hem sağlığın israfı, hem de paranın israfı ve hem de zaman ve emeğin israfı ile karşı karşıya kalırız. Bu hatanın doğrusu kapıcının kaldıracağı kadar az bahşiş ve vücuda gıdalı olan yiyecekleri iktisatlı olarak, israf etmeden kullanmaktır. Leziz olanı değil, gıdalı ve iktisatlı olanı tercih etmektir.

İktisadın ilk şartı olan kaynakları israf etmemenin dilde başladığını unutmamak gerekir.

Mehmet Çetin

21.04.2009 (Tadilat 10.04.2018 Bostanlı) Çiftehavuzlar Çiğli İzmir

 

 

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir