Hakikate Namahrem Olmak Tehlikesi

                                                        “Kabr-i kalbden hakikat mahrem çıktı, nâmahrem olanlar bakmasın.”

                                                                                                        Bediüzzaman Said Nursi

 Hakikatlere, mana libasını hayalimiz giydirir. Kalbimiz hakikatin nebean ettiği yerdir. Manalar kalbden çıplak çıkar. İnsanın hayali o manaya bir elbise giydirir. Bir şekil veya suret verir.

Hakikate mahrem olmak gerekir, yani yakın. Zira o hakikati eşya üzerinde okumak âdeta müşahede etmek ve Rabbi tekbir etmek için yaratıldık. Bu noktadan hakikat ile çok yakın olmak lazım.

Bu mahremiyet insanı Fatiha’daki “sırat-ı müstakim” e dâhil eder, inşaallah. Ve nihayet “sıratellezine en’amte..” şeklinde devam eden; nimet verilerek istikamet üzere olan kullar zümresine dahil olunur. Böylece hayatın bu sahnedeki perdesi iner…

Ancak hakikate namahrem olmak esasında mümkün değil. Çünkü hakikat ortadadır. Güneş eşyayı zahir kılmakta. Biz kabul etsek de, inkâr etsek de… Eşyada ise levh-i mahv ve ispat ile tecelli eden Esma-i İlahiyedir, hakikat.[1]

Olsa olsa gaflet, şirk ve küfür vardır.

Hakikatten gafil olmak, yapılan hataların başında gelir. Bu çoğunlukla yaptığımız şeydir. Elimizdeki, önümüzdeki hayat, meşguliyet kocaman hakikati görmemeye, gafil olmaya çoğu zaman bahane olur, mazeret ise hiç olamaz. Güneşi mazeret balçığı ile sıvayanların kulakları çınlasın.

Yaratıcıyı inkâr etmek mümkün değil. İnsan gafleti veya küfrü ile haktan sapar. Küfreder, yani hakikati örter, gizlemeye çalışır. Bir şeyin üzerini örtmek o şeyi asla ortadan kaldırmak manasına gelmez. Bu şekli ile hakikat yine ortadadır ve mevcuttur. “Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.” [2]

Şirk, insanı bekleyen en tehlikeli husustur. Şirkte inkâr yok, bir şeyin yerine veya yanına başka şeyi koymak vardır. Yani ortak koşmaktır. Esasında mü’min, Allah’a inanan insandır. Ancak hayatında öyle hataları oluyor ki Allah’a iman etmesinin yanında başka ilâhları kabul ettiğinin farkına bile varmadan hayatını sürdürüyor. Bu ilâh, bilinen veya maruf olan manada değil. Bu ilâh, bazen bir histir; onun uğruna nice kıymet verdiğimiz inancımız gitmekte. Bu ilâh bazen bir tutkudur, vazgeçilmez olur. Bu ilâh gruba, cemaate, partiye, takıma, vs körü körüne bağlılık şeklinde ortaya çıkar. Bu öylesine ehemmiyet vermek ki dini değerlerin üzerine çıkmasına varıncaya, şirk oluncaya kadar. Bu ilâh, bazen karşı cins olur. Onun aşkı veya şehveti uğruna Rabbin emri ikinci planda kalır.

Rızık konusu da şirkteki hatalarımızdandır. Önümüzdeki, elimizdeki işi, başımızdaki müdür veya patronu Rezzak yerine kabul edersek şirke düşme hatasının içinde olduğumuzu gösterir. İşimiz, müdür veya patronumuz ancak rızkımızın verilmesine bir vesiledir, o kadar.

Evet, bu kişi kâfir değil aslında, sadece şirk tehlikesi ile yüz yüze gelen insandır. Kâfir, açıkça kabul etmediğini ifade eder, müşrik öyle değil. Müşrik, kâfir değildir. Mekke’nin müşrikleri Allah’a inanıyorlardı, ama yanı sıra putları da vardı. Bizim, bugün; o günün müşrikleri gibi yoldan saptıran putlarımızın varlığından haberimiz var mı?

Resul- Ekrem (asm) Efendimizin; “Sizin küfre girmenizden değil, şirke düşmenizden korkarım.” manalı hadisi beni tir tir titretmekte…

İşte bunların farkına vardığımız gün artık uyandığımız gündür. O halde hakikatin farkına varmaya başladık. Namahremiyet ortadan kalkmaya başladı, buyurun mahremiyete, yakın olmaya.

Hayat; eşyada tecelli ile tezahür eden hakikati görmek ve okumakla kemalini bulur. Bu ise gaflet ve şirkin tuzağına düşmeden, küfrü tekzip edip, tevhidi ilan ve tebliğ ile mümkündür.

Mehmet Çetin

10.01.2010.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Bak. Levh-i mahv ve ispat hakkında bilgi için;Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, sh. 893

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, sh.107

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir