Günahların Vahşi Şekli!

Günaha sevk eden unsurlar içerideki ve dışarıdaki unsurlar olarak iki ana kısımda toplanır. İçerideki unsur insanın yapısındaki meyil ve arzularıdır. Dışarıdaki unsur ise dışarıdan etkileyen amillerdir. Meyil ve arzular nefis kaynaklıdır. Nefsin bu arzuları meşru dairede kalmayıp gayr-ı meşru daireye sevk ettiğinde günah başlıyor. Tûl-i emel diye bildiğimiz, hiç ölmeyecekmiş gibi hayatını daimi ve kendini de başıboş bilme arzusu nefisten kaynaklanan bir günah şeklidir. Dünya hayatındaki ve dışarıdaki cazibeler ve hususan şeytan, insanı günaha sevk eden dışarıdaki unsurlardır.

İnsan, günahın ana unsurunu oluşturan bazı hayvanî ve behimi arzulara sahiptir. Bunlar yaratılıştan gelen fıtrî arzulardır. Bu arzuların bizzat kendisi günah özelliği taşımaz. Mesela açlık ve cinsellik şimdikilerin ifadesiyle bir içgüdüdür ve nötrdür. Açlık, açgözlülüğe; cinsellik, şehvete dönüşebilir. İnsanı ilgilendiren husus ise bu duyguların fazilet ve rezalet noktalarına gelmesidir. Özgürlük adına bu duygularını kullanarak rezalet noktasına gelenler acınacak hale gelmişlerdir.

Günah kendisi ile beraber suçluluk duygusunu da getirir. Bunun için insanın doğruyu yanlışı bilmesi gerekir. Doğruyu bilen yanlış yaptığında suçlu olduğunu bilir. İşlenen her bir suç ve günah kalbine ve ruhuna derin yaralar açar. Küçük zannedilerek önemsenmeyen günahlar tekrar ile alışkanlık haline gelip ruhi sıkıntılara sebep olur. Esasında günah işleme bizzat ruhî ve psikolojik rahatsızlıktır. Aklı başında, iradesi elinde olan hata yapmaz. Hata kusur, kusur ise noksanlıktır. O an olması gerekenlerden birisi noksandır ki hata yapılmıştır.

İşlenen günahın, yapılan hatanın açtığı kalbî ve ruhî rahatsızlıklar ile âleme ve eşyaya bakışını da tahrip eder. İşlediği suçun başkası tarafından bilinmesi, kendisini fevkalade rahatsız eder. Bu hâldeki birine hatalı vaziyetini gören ve bilen melaike ve ruhani varlıkların vücudu ağır gelir. Küçük bir delil eline geçerse, denize düşenin yılana sarıldığı gibi sarılır. Kulluk vazifesini yerine getirmeyen birisi, ubudiyetin gereksizliğine varıncaya kadar ve hatta Allâh’ın mevcudiyeti ile alakalı şüpheleri delilmiş gibi görmeye başlar. Kulluğun yapılmasındaki, günahın işlenmemesindeki az sıkıntı olan sineğin ısırmasından kaçıp, inkar olan yılanın ısırmasına razı olur. Böylece, günah, kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, imanın nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırıyor, kendisi aleyhinde fevkalade tehlikeli neticeye sebep oluyor.

İşte bu hâllere düşen bir insan vahşetin içerisindedir. Vahşi şekle günahlar ile gelmiştir. O günahlar elem vericidir, kalbindeki iman ile “Neden ve niçin yaptım?”lar ile elem duymakta. Aşağılık bir suçtan dolayı zillet içerisindedir. Kulluğun getirdiği vazifeyi yapmamaktan ve hâsıl olan cezadan kaçmak için vesvese ve inkâra sapmakla dalâlet vericidir. İşte bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli ve utanan yüzle kabre yakınlaşan insan başta işlediği günahlar artık ona vahşi şeklini gizlemeyip bütün gerçekliği ile gözükmektedir. Onlar başlangıçta cazip idiler. O cazibeye kapılan insan, ihtiyarının haricinde göre göre, sağa ve sola bile kaçamayarak, dostları ve yakınları gibi kabir kapısına yanaştığını müşahede eder.

İşlenen günahın hafife alınması ve tekrarı ile alışkanlık yaparak kalpte ve ruhta derin yaralar açtığını, başkaların ve manevi varlıkların haberdar olması ile rahatsız olduğunu, bu rahatsızlık ise onların vücudunun olmadığı yalan bilgi ve haberine nasıl sarıldığını ve nihayet inkar çukuruna yuvarlandığını tekraren hatırlatalım. Bu vaziyetteki insan, kâinatı sahipsiz, kendinin de başıboş olduğu vehmine kapılarak, bozulmaya yüz tutan psikolojisinin, psiko-nevroz halini aldığını, esasında farkındadır. Bütün bunlara, yaşadığı hayatı ve yaptığı tahsili çeşitli isim ve unvanlar takarak avutmaya çalıştığının farkına varmadan bir müddet daha devam eder. Ne zaman kendini uyandıran bir musibetle karşılaştığında gerçeği görür ancak yolun sonuna geldiğini belki o zaman anlar. Son anda da olsa uyanması yine kurtuluşa, zarardan dönmeye vesile olacağından dolayı iyidir. Çare tövbe ve istiğfardır. Bunu da Hadis-i Şeriften öğreniyoruz:

“Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helâk eder; sonra günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.”[1]

Bir başka hadiste ise “Muhakkak ki, Allah çok çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.”[2], müjdesi ve reçetesi var. Madem öyledir, “Hayatınızı imanla hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”[3]

Mehmet Çetin

21.03.2012.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Müslim, Tövbe 9.

[2] Bakara sûresi,222.

[3] Sözler, 238.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir