Dost

Lugat nasıl tanımlama getirirse getirsin dost, adı üstünde “dost” bir kelime. Dört harfli…

Dört taraftan saran bir sıcaklık var bu kelimede. Öncelikle karşıdan tüm cana yakınlığı ve samimiyetiyle karşılar. İnsanın geleceğidir bu cephesiyle. Ümit verir, neş’e  verir ve nihayet hayat verir, dost.[1]

Gözün arkada kalmaz, arkanda dostun olduğu zaman. Zira dost, herşeyi ile arka cephende her an destekler. Neyi var neyi yoku ile.

Hangi işi yapacak olsan yardımcıdır. Adeta sağ elindir, sağında. Sağ ele destek olarak sol yanında duran sol eli ile hatalarına karşı hatırlatıcı, düzeltici, affedicidir, dost.

İşte dost  sadece bu dört özelliği ile değil açığa vurmak istemediği diğer hususiyetleriyle de vardır dost, gizli saklı.

Zira samimiyet onun temel özelliği olduğu için menfaat bozar onu. Yaptığını karşılıksız olarak yapması onu zaten dost makamına çıkarır.

İnsanlık tarihinde “Halillullah” ünvanıyla tanınan  Hz. İbrahim’i (as) o yüce makama çıka-ran herhalde bu “dost” olmalıydı. Zira lugat, “Allah’ın dostu” olarak tarif eder.

Mancınıkla ateşe atılır. Gökyüzünden ateşin ortasına düşerken Allah’ın “Yetiş ya Cebrail! Halilime yetiş!” emri üzerine İbrahim (as) “Hasbünallahi veni’mel-vekil” –Allah güzel bir vekil-dir- cevabı ile “Halilullah” basamağının zirvesindedir. Diğer melekler gelir. Onlara da aynı cevabı verir.  “Allah bana yeterlidir. Ben işimi O’na havale ettim..”

Allah, böyle samimi dostunu ateşin ortasına değil güller bahçesine indirir. Zira O Allah’tır.

Miraca çıkmıştır, Efendiler Efendisi (asm). Döndüğünde; yatağının sıcaklığı bile soğumamış. Aldığı abdest suyunun dalgaları leğende durulmamış. Kudüs’de bütün peygamberlere namaz kıldırmış. Semanın tabakalarını geçerken büyük peygamberlerle görüşmüş. Ve nihayet “Cemalullah”la müşerref olduktan sonra insanlara “namaz” gibi en büyük bir hediyeyi getirmiş. İşte tüm bunları Mekke müşrikleri günlerce yalanladılar. Ama o günlerde onun dostu Mekke’de değildi. Ticaret için dışarıda idi. Nihayet gelince müşrikler heyecanla etrafını sardılar; “Senin arkadaşın bir gecede Mescid-i Aksa’ya, oradan semanın yedi tabakasına ve Allah ile görüş-tüğünden  bahsediyor…” dediler. O büyük  dost ise: Tüm bunları O mu söylüyor? Dedi. Müşrikler sevinçle hep bir ağızdan: “Evet” dediler. İşte o büyük dostu “Sıddık” yapan ifade: “Evet  söylediklerinizin hepsini O söylemişse siz şahit olunki O, doğruyu söylemiştir. Ben O’nun Resulullah olduğuna iman ediyorum.” İşte o büyük dost: Hz. Ebubekir “Sıddık” idi (ra). En sıkıntılı zamanında en sevinçli zamanında hep o dost Resulullah’ın (asm) yanında.

Dostluklar zannedilmesin ki dünyevi. Sadece dünya hayatında kalıcı. Allah için yapılan samimi dostluklar ahirette de devam edecek. Zira “Kişi dostuyla cennette beraber olacak.” müjdesi bize bu gerçeği ifade eder.

Aile hayatına dostluğun yer etmesi saadetin ziyadeleşmesine sebep olur. Menfaate dayanmayan aile hayatı içerisine bir de dostluğun çimentosunu karıştırdığınız zaman o aile yapısı hakikaten çok sağlam olur. Ama tüm bunların temelinde samimiyetin olduğunu kesinlikle unutmamak gerekir. Eskiler buna “İhlas” der.

Ticaretin bozmadığı, menfaatın etkilemediği, siyasetin, taraftarlığın, taassubun, vs yıkamadığı dostluk pırlanta kadar saf, pırlanta kadar değerli, pırlanta kadar dayanıklı ve uzun ömürlüdür.

Mehmet  Çetin

17. Ekim. 2007. Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir

 


[1] Dostum Yaşar Subaşı’ya ithafen yazılmıştır.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir