Din görevlilerine “Dini temsil” yaraşır

Tarihimiz sayılamayacak kadar güzel ve ibretli misallerle doludur. Bu ibretli hadiselerden ders almak elbette bize düşen vazife olmalı. Ama ne yazık ki tarih tekerrür ettiğine göre demek ki yeterli ders alınamıyor.

İşte hocalarının, şeyhülislamlarının Sultan Fatih’e karşı tutumları. Rum mimar ile mahkeme olan yine Sultan Fatih’e Kadı Hızır Paşa’nın tutumu. Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ise iki sultana karşı İslamın izzeti ve doğruluğu noktasındaki kararlı duru­şu tarihimizin altın hatıralarından ve misallerindendir.

Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi devrin azametli padişahları olan iki Sultan karşısında daima hakkı savunmuştur. İdarenin isteği istikametinde bırakın fetva vermeyi, en ufak bir taviz bile vermemiştir. Avrupa’dan kanunlar getiren Kanuni Sultan Süleyman, İstan­bul’un her tarafına kırk çeşme yaparak bir hizmet sergiler. Sultana, Zenbilli Ali Efendi’nin cevabı anında şaklar: ” Sultanım! Devleti, öyle bir batırdınız ki, kırk tane çeşme aksa, temizleyemez”. Osmanlının tarihi ve dini misyonuna ters hareket yaptığına ina­nan Ali Efendi, kendi tarzı ile cevap vererek din adamına düşen hakkı söyleme so­rumluluğunu çekinmeden yerine getirir.

O Sultanlar ki karşısında kimsenin çıkıp konuşamadığı sultanlardır. Ama bir din adamı var ki kadere inanmış. Kendisi hak­kında takdir edilen ölümün değişmeyeceğini, hakkı söylerken dahi, ölürse şehit olacağına inanmış bir din adamı.

Doğrusu bu büyüklerimizden alacağımız çok derslerimiz var.

Hemen yakın tarihimize bakalım. İstiklal harbi yılları. Şarktaki şehirlerimiz bir avuç milis alayı ile savunuluyor. Nihayet Bitlis’in savunmasında ayağının kırılmasıyla, hareket edemeyecek durumda kalan Bediüzzaman Said Nursi, mecburen Ruslara esir düşer.

Esaret kampını ziyarete gelen Genelkurmay Başkanı Nikolo Nikoloviç, “Keçe Külahlılar” namıyla Ruslara aylarca kök söktüren Milis albayı Molla Said’i tanımak­tadır. Teftişte kendisine saygıda bulunmasını isteyerek çadırının önünden birkaç sefer geçer. Herkes ayakta selamda dururken Said Nursi, oturduğu yerden bile kalk­mamış. Nihayet tercüman vasıtasıyla sordurur. Aldığı cevap tarihe numune duruş olarak geçer: “Ben kimseye hakaret etmedim. Sizi de tanıyorum. Ben müslüman bir âlimim. Ben, inancım gereğini yaptım. İnanan bir insan, inanmayan insandan üs­tündür. Dolayısıyla size bundan dolayı hürmet etmedim.” Divan-ı Harbde idamı çıkan Bediüzzaman, son dileği gereği abdest alarak namaza durmak üzere iken, insafa gelen Nikolo: “Efendim, kusura bakmayınız, sizi anlayamadım. Siz, gerçekten mukad­desatınızın emrini yerine getirmek için öyle davrandınız. Hakaret maksadınızın olma­dığına inandım. Lütfen rica ediyorum, beni affediniz.”

İşte “…krallar önünde dizlerimiz eğilmeli, düşüncemiz değil” diyen Fransız düşü­nür Montaigne’nin düşüncesinin aksine, Bediüzzaman’ın, değil düşüncesi, dizi bile bükülmedi.

Tüm bunları tarihi hatıra diye okurken günümüz din görevlilerinin halini görünce insan hakikaten çok üzülüyor. Bir takım menfaatler gereği haktan verilen tavizlerin manevi sorumluluğu kesinlikle çok büyük bir vebaldir. Hak ve hakikati eğip-bükerek Rabbin değil, şunun bunun isteği için olmadık şekle çevirerek neler yaptığımız herke­se malumdur.

Zamanla din görevlisinin bu yanlışı karşısında kesinlikle doğru olanı yapacağına inanıyoruz. Bir diğer ifadeyle sabırla ve dua ile bekliyoruz. Çünkü hakikat budur ve hak değişmez. Hakka uymak isteyen dönüp dolaşacak ve gelecek, hakka uygun dav­ranışlarda bulunarak, misyonuna muvafık harekette bulunacak.

Bahsi geçen konu her ne kadar direk din görevlisini ilgilendirse de esasen inanan her insanı alakadar eden bir husustur. Dinin istediği davranışı elbette her inanan gösterecek. Ama toplumda vazife taksimi noktasından böylesi bir görevi üstlenen din görevlisi elbette daha fazla titiz ve dikkatli olmalı.

Vatandaş olarak da bize düşen bir takım görevler elbette olacaktır. Bir din görevli­sinden beklenilmeyen davranış gördüğümüz zaman hemen yorum yaparak, konu­yu genellememek gerekir. Şahit olduğumuz bu yanlışlığı kişiye özel kabul ederek, yaymamalıyız. Ataların şu sözü burada yerinde bir ifade olsa gerek: “Su-i misal emsal ola­maz.”

Konumuza çok daha fazla misaller bulmak elbette mümkün. Ancak, siz değerli okuyucularımız ve hocalarımızın ferasetine güveniyoruz.

Artık ne diyelim? Sözün yarısı yeterli olsa gerek;

Anlayana sivrisinek…

Mehmet Çetin.

22. Ocak.2007.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir