Diğer tefsirlerde nâ’büdü mütalâalaları

Na’büdü Mütalâaları-5

Risale-i Nur’da bahsedilen imanî hakikatleri, diğer müfessirler tefsirlerinde bahsettikleri halde, Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatının onlardan farkı ne idi? Bu sualin cevabını na’büdünün mütalâasında aradık.

Tetkikatımızda, Üstadımızın,  mazinin bütün tefsirlerini bir manada Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtevasında cem edip, tashih edip, anlayacağımız üslupta istifadeye arz etmiş olduğunu hem müşahede ve hem de tespit ettik.

Na’büdü mütalâaları çalışmamızda, Külliyatın haricindeki diğer tefsirlerde de yaptığımız kısa tahkiki paylaşmak istersek şu tespitleri ifade edebiliriz.

Prof Dr. Seyyid Kutup’un Fîzılâl-il Kur’an’da Fatiha tefsirinde na’büdü bahsini bulamadık.[1] Konyalı Mehmed Vehbi’nin Hülâsat’ül Beyan Fî Tefsîr’il Kur’an’da na’büdü bahsine rastlayamadık.[2] Prof. Dr. M. Hicazî’nin Furkan Tefsiri’nde de na’büdü mütalâası yok.[3] Mevdudi’nin Tefhimü’l Kur’an’da yok. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı’nda da yok.

Tefsirinin hazırlanmasında faydalanılan kaynaklar arasında İşarat’ül-İcaz’ı koyan Tekirdağ Eski Müftüsü unvanlı Ali Arslan’ın 16 ciltlik tefsirinde şu tespiti okuyoruz:

“Bu cümle, İslam dininde cemaat ve birlik halinde bulunmanın ehemmiyetini belirtiyor. “İbâdet ederiz”, “Yardım isteriz” fiillerindeki zamir, sûreyi okuyan ile onun beraberinde bulunan “Hafaza” melekleri ve cemaata katılan musalline (namaz kılanlara) gider veya okuyan ile diğer ehl-i tevhide racidir. Okuyan, bütün muvahhitleri, tevhit ehlini arkasına alarak ibadetini onların ibadetlerine katarak Allah’ın manevî huzuruna çıkar. Umulur ki onun ibâdeti diğer muvahhitlerin ibadeti içinde kabul edilsin. Zaten cemaatla namazın edâ edilmesi bu maksatla meşrû kılınmıştır.”[4]

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından Prof Dr. Hayreddin Karaman ve arkadaşları tarafından hazırlanan Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri isimli eserin hazırlanmasındaki kaynak kitaplar arasında Mektubat’ın gösterildiği 1. cildinde şu ifadeler var:

“Ayette ‘ederim, dilerim’ yerine ‘ederiz, dileriz’ şeklinin seçilmiş olması tevhid ehli mü’minlerin bir bütün teşkil ettiklerini, bu sebeple ‘Sen ben değil, biz varız’ ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, fert toplum arasındaki dengeyi korumalarını işaretlemektedir. Burada ‘biz’i oluşturan bağ imandır, bir Allah’a kulluktur; ‘Allah’ın kulları! Kardeş olun mealindeki hadis de bu mânaya açıklık getirmektedir. Mü’minler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah’tan geldiğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.”[5]

Elmalı, Tefsirinde tekil şahıs kipiyle değil çoğul şahıs kipiyle yapıldığını tespit eder. Müfessirlerin;  ibadetin, cemaatle yapılmasının daha faziletli olduğu ifadesine yer verir. Gerçekten bu cemaatin kuru kalabalıktan ibaret olmamasına dikkat etmek, içtimaî birlik ve beraberliği olgunlaştırmış, kamil manada bir cemaatin olması lüzumuna dikkat çeker. İçtimaî ruhun kişide teşekkül ettiğini, dolayısıyla vicdanda bunun tesisi ile cemiyete mal olacağını anlatır. İşte buradaki ‘isteriz’leri bu mânada değerlendirmek gerekir, der. Burada kendi adına ‘isteriz’ diyen kul, kardeşleri namına da talebini dile getirir. Hafaza meleklerinden başlayan kardeşliğin, var olan ve olacağı düşünülen kardeş toplulukları adına ifade edilmiştir. Bazı müfessirlerin de; ‘biz’ zamiri ile hafaza meleklerini, hazır cemaati ve bütün müminleri gösterir demekte olduğunu ifade eder. [6]

Fethullah Hoca ise[7], ibadetin tapma ve tapınma karşılığı olmadığını, Allah’a yaklaşmada, bilerek kemal-i tâzim ve tekrimle gitmenin adıdır, der. Dolayısıyla yaptığımız ibadet ve bütün işlerimizde Allah’tan yardım dilememiz lazım. ‘Biz’ derken cemaat şuurunu veriyor. Benlikten vazgeçilerek ibadet ve taatı cemiyet içinde adeta şu ifadelerle takdim edelim: ‘Ben kim, benim kulluğum kim! Fakat ben de, şu insanlar arasındayım ve onların arasında Sana kulluk yapıyorum.’ der. Ayrıca şu manaları da ifade eder. Kul kâinattaki tevhid-i Rububiyete karşı tevhid-i ubudiyetle mukabele eder ve bu ubudiyeti kainat namına ‘biz’ diyecek şuurda yapmalı.[8]

Taberi Tefsirinde şu ifadeleri okuyoruz: “Taberi diyor ki: “Eğer denilirse ki “Âyette “ancak sana” diye tercüme edilen “İyyake” zamirleri niçin iki kere zikredilmiştir de bir kere zikredilmemiştir. Cevaben denilir ki: “Bu zamirler, fiillerden önce gelmeyip sonra gelecek olsalardı Arapçanın üslûbu gereği, tekrar edilmeleri gerekirdi ve Nabüdüke ve Nestainüke denilirdi. Bu zamirlerin, fiillerden önce gelmeleri halinde de tekrar edilmeleri Arapçadaki ifade şekillerine uygundur. Ve daha fasih bir ifadedir.”[9]

Kelâmın eski âlimlerinden Fahreddin Razi, kendisinden sonraki müfessirlerin hocasıdır. Önceleri kelâm ve felsefe yolunu takip, daha sonra da Kur’anî hikmetin, Kelâm yollarının hepsinden daha sağlam olduğunu söyler.

Razi, na’büdüyü geniş tahlil eder. Her iki iyyakeler ile tevhidi esas tutup, rububiyetin mukabili ubudiyetin iktizasını anlatır. İstiazenin O’na, istiânenin de O‘ndan olmasını ifade eder. İstiâzenin Allah’a yapılmasının açıklık kazanmasını ısrarla söyler, yoksa şeytanın bunun başka şeyler için yapılmış olacağını söylemesinin muhtemel olduğunu, onun için zahiren ifadesini şart koşar. O halde istiâze ve istiânedeki muhatabın Allah olduğunun açıkça tespit ve ilanı gerekir, der.

‘Sana ibadet ediyorum’ olsa idi müşriklerin yaptığı gibi hem Allah’a hem de başkalarına ibadet ettiği anlaşılacaktı. Başa ‘iyyake’ gelmesi ile sadece Allah’a ibadet edildiği anlaşıldı. Bu ‘nun’ ise (nun harfi) azametin (çoğulun) ifadesidir. Namaz dışındaki ‘biz’ ile namaz içindeki ‘biz’ çok farklı. Kul, namazda iken ‘biz’ dediğinde milyonlar namına azim bir cemaati temsil eder. Nunsuz olsa idi, ‘Sadece Sana taparım’ gibi ibadette tekebbürü ifade edecekti. Yani kâinatta bu kadar kebir ubudiyeti Sana ancak ben yaparım olacaktı. Nun gelmesi ile kâinat namına, çoğul olarak ‘Sana ibadet ederiz’ şeklinde isabetli ve daha şümullü bir mana arz ediyor.

İnsanı azametli kılan ferdî namazındaki değil cemaatle kıldığı namazdaki cem-i nun’udur.[10]  Hadisin “Cemaatla kılınan namazın iftitah tekbiri, dünyadan ve dünyadaki şeylerden daha hayıtlıdır.” ifadesi ile kuvvet bulur.  

Ferdî namaza duran hem kendisi ve hem de Allah’a ibadet eden bütün meleklerin kastedildiği anlaşılmıştır, der. Cemaatle kılındığında müminlerin kardeş olduğunu, mütesanit olduğunu ve buradan azametin ortaya çıktığını ifade eder.

Fatihada başından beri tâzim eden kuluna Rab, âdeta kendisinin kıymetinin artırıldığını, yüceltildiğini dolayısıyla kulun kendi makamını yükselttiğini ama sadece bununla kalmamalı, zira müslüman kardeşlerinin de makamlarının yücelmesi için iyyakeleri demesi gerektiğini ifade eder, der. [11]

İlavelerle çoğaltabileceğimiz müfessirler eserlerinde musallilere insan ve melekleri dahil ettiklerini tespit ediyoruz. Ancak, Bediüzzaman ise bu halkayı genişleterek bütün mevcudatı da zikrederek dahil eder. Bu Üstadın mühim bir yönüdür. Bediüzzaman “Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O’nu tesbih etmesin”[12] ayetini masivada âdeta okuduğunu görüyoruz. Zira O,  gezmediği, görmediği şeyleri yazmadığı anlaşılırken bir manada bu ayeti, eserleri ile tefsir ettiği gibi fiilen de tefsir ettiği de anlaşılıyor

Evet, Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler yüz binlerce eserlerde neşretmişler, fakat Bediüzzaman’ın yorum farkı var. Bunu anlamaya, tespite çalışırken bu noktalar dikkat çekici.

Na’büdüyü anlatırken vahidiyet içinde bir ehadiyet[13] tarzı ile meseleye yaklaşıyor. Bedendeki zerre ve hücreler bir küçük cemaat şeklinde aynı hitabı yapıyor. Sonra yeryüzündeki bütün tevhit ehline intikal ediyor, onlar da aynı dua ve hitabı söylüyorlar.

En sonunda bütün kainat ve mevcudata intikal ederek, tevhidin en geniş ve büyük dairesini nazara veriyor. Burada, bir birlerine nispetle daireler, Ehadiyet ve Vahidiyet manasını alırlar.

Mesela, insan bedenindeki zerre ve hücreler cemaati, yeryüzündeki tevhit ehline göre, ehadiyeti ifade ederler. Yeryüzünün tevhit cemaati ise, vahidiyet manasını alırlar. Bütün mevcudata nispeten de, yeryüzünün tevhit cemaati, Ehadiyet de kalır. Mevcudatın umumu ise, Vahidiyet olur. Özetle, iyyake na’budünün ehadiyet ile böyle bir alakasını Üstad işari olarak kurmuştur.[14] Böylece ehadiyette ukulu boğmadan vahidiyeti nazara vererek Rububiyet-i İlahiyenin azametine dikkat çeker.

Bu hususiyeti sadece kulluğunun azametini göstermekle kalmıyor. Nebevî tarzın takipçisi olduğunu da gösterir.

Bulunduğu makamın, ifa ettiği vazifenin de azametini gösterir.

 

Mehmet Çetin

11.12.2010- Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir

[1] Prof Dr. Seyyid Kutup, Fîzılâl-il Kur’an’, c.1, sh. 42

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Hülâsat’ül Beyan Fî Tefsîr’il Kur’an, c.1, sh. 32

[3] Prof. Dr. M. Hicazî, Furkan Tefsiri, c.1, sh. 17

[4] Büyük Kur’an Tefsiri (Hülâsat’t-Tefasir), Sh.171

[5] Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, Diyanet Yay. C.1.Sh.62

[6] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri, c.1, sh. 167

[7] Fethullah Hoca’nın diğer malum müfessirler gibi tefsir ortaya koymamakla beraber, burada Fatiha üzerine yaptığı çalışmasındaki mülahazalarını aldık.

[8] Fatiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen. Sh.  188-210

[9] www.haznevi.net

[10] nunun toplamı, yani bizler, biz.

[11] Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir Mefatihu’l-Gayb, c. 1. sh.338-354

[12] İsra Suresi,44

[13] “Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyet misalini gösterir ve her bir şeffaf cüz’de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nev’i gölgesi bulunması ehadiyet  misalini gösterir.”

[14] www.Sorularla Risale-i Nur

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir