Cenab-ı Hakka’a mevcud-u mechul unvanı ile bakmak.

*Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.”[1]

Mevcudun, beşerî tarifleri muhtevasında Allah’a, mevcud demek menkur olur, inkâr edilmiş olur. Yaratılan mahlukatın tarifinde kullanılan ölçü ve değerler ile mahlukatın yaratıcısı tarif edilemez. Yaratılmışlığın sınırlılığı içerisinde tarif edilen “mevcud” kelimesi ise Allah’ı marifette ve bilmekte kullanılamaz. Kullanılması durumunda ise Bediüzzaman’ın  ifadesi ile “mevcud-u meçhul” yani bilinemeyen, anlaşılamayan mevcud ifadesi, yerinde ve isabetli bir tabir olur.

Mevcud-u meçhul, bilinmez mevcud. İnsanların kullandığı, duyduğu, anladığı, efkarlarını muhabere ve muhaverede kullandığı kelimeler ile hakikatin mana ve mahiyeti, hakkıyla anlatılamaz, idrak edilemez. Zira bu kelimeler kesinlikle beşeri ölçüler, sınırlılıklar dahilindedir. Bu haddi ve hududu belirli olan kelimeler ile fehme gelen manalar Allah’ın her şeyi ihata eden mutlak sıfatlarını zihne ilham veremez, telkin edemez. Ancak,  Zat-ı Akdes’i tefekkür etme noktasında birer ünvan ve işaret olabilirler.

Eğer  Cenab-ı Hakka, mevcud-u meçhul ünvanıyla bakarsak, o zaman anlamaya, bilmeye, marifete yaklaşarak bir kısım manalar; tezahüre, belirgin hale gelmeye yani nurlanmaya başlar. Böylece kâinatta tecelli eden, her şeyi kuşatan, ihata eden mutlak sıfatı ile vasıflanan o ünvanların anlaşılmasıyla, kalb ve zihinde mütalâalarla  tüluların, kalbe doğuşların olması pek muhtemeldir.

Sınırlı şekilde algılı olan bizler Allah’ın varlığını idrak etme konusunda bilinemezliğe giderken onu kavramak, anlamak veya anlatmak konusunda elbette bilenemezliği savunuruz. Zira işin aslındaki hakikatı hakkıyla bilemeyiz. Hakkı ile bilemediğimiz konuyu ise  kendimize ait kelimelerle, işaretlerle, bir şekli ile ifadeye, anlamaya ve anlatmaya çalışırız o kadar.

Hadis-i Kudsîde “Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim; onun için bu felekleri yarattım.”[2] mealindeki ifadelerden de bahsedilen manada bilinmezlik kullanılmalı. Bu hazine o kadar büyük, o kadar büyük ki büyüklüğünün kavranılması akıl terazisi ile mümkün değil. Bu hakikatı  Ziya Paşa’nın ifadesi ile tekrarlayalım:

“İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

Ama kabullenme, inanma, iman etme ve arkasından da ibadet ve itaatın devamı konusunda da “mevcud” kelimesini bu manalara muhatap olması  noktasından kullanabiliriz.

Gerçekten Allah’ın değil zatını, kendisini; esma ve sıfatlarını bile tarifte acze düşer ve işin içinden çıkamamakla beraber cid­di ve tehlikeli hatalar yapabiliriz. İşte burada “bilinmez” veya  Üstadın tarifi ile “mevcud-u mechul” yerinde bir ifadedir. Kaldı ki Allah’ın zatı hakkında hiçbir malumatımız yoktur, nakledilen bilgi mevcut değil. Biz esma ve sıfatının idraki noktasında ta’lim ederiz o kadar.

Ayrıca sınırlı organlarımızla sınırsızı; bihakkın anlama, algılama, anlatma, vs mümkün olmadığı gibi doğru da olmaz. Âdeta,  sehpanın; ustası mobilyacıyı anlamaya, algılamaya çalışması gibi bir şey. [3] Bu, zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Sehpa iş yapmak istiyorsa yapılış maksadı istika­metinde hizmetine devam edecek. Biraz daha ileri gitmeyi düşünürse ‘benim elbette bir ustam olmalı. Ama her nasılsa, ben anlayamıyor, anlatamıyorsam da olmalı ve ona inanıyor ve güveniyor ve seviyorum’ demeli.

Dönelim konumuza;  insan, yaratıcısının olması gerektiğini ifade etmeli ve kabullenmeli. Zaten düşünen akıl bunu teslim eder. Bundan sonrası ise,  yaratıcı, insanlar arasında konu edildiği zaman elbette “var” veya “mevcud” insan kelimesi ile anlatımı yapılacak. Zira konunun muhatabı insandır. İnsanın anlayacağı dilden konuşulmalı ki anlama sağlansın.

Allah, tanımak,  marifet etmek istenirken insanların kullandığı ve yaratılmışları tarifte kullanılan mevcud kelimesini kullanmak inkara, yani “yok”a götürür, demiştik.. Evet, bu manada “var” demek “yok” demeye götürür.  Zira “var” da kullanılan değerler yaratılmışlar için kullanılan ölçülerdir. Varlığın, kütlesi, kitlesi, rengi, ağırlığı, kokusu vs gibi kıstaslarla yaratıcı marifet edilemez. Böylesine ifadeler yanlış olur. Ancak kabullenmenin sonrasında, imanın ardından, beşerin eşyaya yüklediği manaları yüklemeden, sadece bir unvan olarak kullanılmalı.

Beşerî ve mahlukî manalar yüklü  “var” veya “mevcud” kelimelerini alarak Allah’ı bu manadaki  varlık çerçevesi içerisinde tarif ve  ifade ederek; “…bu haliyle Allah’ı kabul edersek insanların icad ettiği diğer ilahlarla farkı kalmaz  ve dolayısıyla –haşa- Allah yoktur.” şeklindeki kıyaslamalarla, mantık yürütmelerle yapılan sorgulamalar ise, Allah’ı inkara götürmemeli. Zira bu mantık kuruluşundan yanlıştır. Yaratılmışları tarifde kullanılan değerlendirme ölçüleri ile yaratıcının mevcudiyeti, esma ve sıfatının tarif edilmesi yanlışlığı ortadadır. Bunun yanlışlığını Üstad şöyle  ifade eder: Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur”.[4] Yani Allah’a;  bilinen, insanlar arasındaki kabul edilen ünvanlarla, onların eşyayı değerlendirmede kullandıkları değerlendirmelerle bakacak olursan bu, bilinemezliğe ve inkara kabul edilmezliğe götürür.

Mefhumlar manayı bütünüyle ifade edemezler. Mefhum; mananın, hepsinin değil bir kısmının ifadesidir. Kelime, insanın ancak yüklediği anlam kadar bir değer ifade eder, işaret ettiği mananın küllünü ihata edemez, aciz kalır. Allah’ın isim ve sıfatları ayrı ayrı mana ifade eder. İfade ve  işaret ettiği manalarda kullanılan kelimeler doğrudan Allah’ın tesbit ve tercihidir. Mesela bir “Ehadiyet” yada “Vahidiyet” manasının ifadesinde kullanılan “Ehad” ve “Vahid” kelimelerini yüklenilen manası ile bir kelime olarak omuzlayacak başka hangi mefhum ve kelime vardır acaba?  Döneceğiz, bütün esma ve sıfata sahib olan Allah’ın tesbiti olan bu kelimeleri olduğu gibi kullanacağız. O, bu kelimeler ile neleri anlatmak istiyorsa; biz dahi onu anlıyor ve anlatıyor niyeti ile kullanacağız.

Akıl, yaratıcının gerekliliğini “var”ın üzerindeki bir ifadede kabul eder. Döner insanlara anlatırken rahat bir şekilde “var”ı kullanır. Ama Allah’ın zatı, sıfat ve esması ile ilgili konuları, “bilinmez” ile cevap vermekten başka çıkar yolu yoktur.

Esasında mükellef de değiliz.

Sözü,  güzeller güzeli olan Resul-ü Ekrem Efendimizin (asm) o malûm ve muhteşem duası ile bitirelim:

“Seni hakkıyla sena edemedik. Sen kendini nasıl sena ediyorsan öylesin.”

Mehmet Çetin

22.03.2011-Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Mesnevî-i Nuriye, sh.211

[2] Buharî, Ezan, 148, İşaratü’l-İ’caz,sh.36

[3] Son zamanlarda yapıldığı bahsedilen yapay zeka konusu, bilgisayarın hafızası bu konuya misal verilebilir. Bu ikisi programlanma çerçevesinde iş yapabiliyorlar. Kendilerini yapan hakkında hafızalarına ne yüklendi ise o kadar  değerlendirme yapabiliyorlar.

[4] Mesnevî-i Nuriye, sh.211

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir