Bizi teslim olanlardan eyle!

Na’büdü Mütalâaları-13

İbrahim ve İsmail’ın (as) Ka’be’nin duvarını yükseltme hizmetinde iken ikinci dualarını okuyoruz: “Rabbimiz! Bizi, sana teslim olan kimseler eyle ve neslimizden sana teslim olan bir ümmet (çıkar)! Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şüphesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabul eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak Sensin!”[1]

Bu münacaatta geçen “Bizi, bize” şeklinde geçen nun (biz) zamiri ile yapılan duaya, çoğul halinde, bir değil birden fazla kişilerin dahil edildiği anlaşılıyor. Dolayısıyla bu ayette de na’büdünün nun zamirinin istimal edildiğine şahit olmaktayız.

Ayetin başında geçen “bizi” kelimesi evvelen Hz. İbrahim (as) ve oğlu Hz. İsmail’i (as)  ifade etmektedir. Ancak bu ifade onlar adına söylenmekle beraber Hz. İbrahim zürriyeti namına söyletilmiştir. Dolayısıyla bizlerde  o, “bizi” ifadesine dahiliz, inşaallah. Bu dahil olmanın ilk şartı ise iman ve teslimiyettir.

İman tevhidi, tevhid teslimi teslim ise saadet-i dareyni iktiza eder.” hakikatinden hareketle saadetin sırrı iman edip teslim olmaktan geçer. İman, intisabı, İslam ise teslimiyeti elzem kılar.

İman, evvelen bir olan yaratıcaya iman etmeyi iktiza eder. Bu vahdaniyetin ardından teslimiyet gelir. Bir yaratıcıya inanılıyor ve tek olduğu kabullenildikten sonra artık sıra teslim olmaktadır. Teslim olmak demek, O’nun emirleri istikametinde hareket etmek demektir. İnanmanın ve kabul etmenin ardından elbette itaat gelir. İtaat eden ise sıkıntı ve mesuliyetten kurtulur. Bir başka ifade ile saadete erer. Allah’a iman ve itaat ise hem dünya ve hem de ahiret saadetini netice verir.

Acaba bu iki peygamber Müslüman oldukları, teslim oldukları halde, niçin Allah’ın kendilerini Müslüman kılmasını, teslim olanlardan olmasını istemişlerdir?

Bu iki Hazret “Bizi, sana teslim olan kimseler eyle” derken, kendilerinin ehl-i teslim olduklarını ve ancak bu teslimiyetlerinin ziyadeleşip devamını taleb ettiklerini anlamak daha doğru olsa gerek.

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (as) tövbelerinin kabulü ve teslim olanlardan olmaları için dua ettiler. Bununla kendi zürriyetinin tövbesinin kabul edilmesini murad etmiş olabilir. Böylece zürriyetlerini ta’lim ve tövbeye irşad ettiler. Tevbenin kabulünü istirham etmek, masiyetin mevcudiyetine delalet etmez. Zira nefsin hazmetmesi için tövbe edilebilir. Masiyetten muhafazanın en kamil manası tövbe ile olacağına işaret olabilir. Ayrıca tövbeyi nefse has kılmayıp, merhameten zürriyetin de düşünülmesine işarettir.

Bu ayet; kulun, fiilinin, yaratıcısının Allah olduğuna işaret eder. Tövbe, kulun fiilidir. Bu ef’alinin olmasını tövbe münacaatı ile İbrahim (as) taleb etti. Mû’tezilenin dediği gibi, kul fiilinin yaratıcısı olsa idi; Hz. İbrahim (as) tövbeyi Allah’tan istemezdi. Bilakis, tövbe fiilinin halkı için Halık’tan talebde bulundular. [2] Tövbe şayet Allah’ın fiili olsaydı, bu tövbeyi kuldan istemesi muhâl ve bir cehalet olurdu

Ne yazık ki halk-ı ef’al (fiillerin yaratılışı) konusunda pek çokların dalaletine sebep olmuştur. İstikameti bulduktan sonra bile fırka-i dalalete sapanlar vardır. Ehl-i Sünnet’ten ayrılanların çoğunluğu fiillerin yaratılmasını kula veren grupların olduğunu tesbit etmekteyiz.

Fiillerin yaratılması konusunda tarih ziyadesiyle münakaşalarla doludur. Dünya tarihi ve İslam tarihinde bu tartışmalar fazlasıyla mevcuddur. Bu sütunumuzda şimdilik bunların misallerini veremeyeceğiz ancak ehil ve alakalı olanlara malumdur.

Mevzumuz olan ayetin devamı istikameti göstermekte. “Bize, (râzı olacağın hac, kurban gibi) kulluk usûllerimizi göster ve tevbelerimizi kabûl buyur! Şüphesiz ki Tevvâb (tevbeleri çok kabul eden), Rahîm (merhameti bol olan) ancak Sensin!”

Hayatımızın devamında , Rabbimizden razı olacağı usûlleri öğrenip ona göre hareketlerimizi yapmalıyız. Tevbeleri çok kabul eden, merhameti bol olan Rabb-ı Rahîmimize  dualar etmeliyiz.

Bu ayeti Otuz üçüncü Pencere, Yirminci Mektup’ta dua olarak zikredildiğini tespit ediyoruz.[3]

Rabbenâların dersi devam etmekte ve edecek de inşaallah.

Mehmet Çetin

01.06.2011-Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Bakara,128

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Hülasat’ül Beyan, C.1, sh.228

[3] Sözler 1124, Mektubat 429,

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir