“Alevi bir aileden geliyorum…”

İsmi bizde mahfuz bir okuyucumun samimi ifadelerini özetleyerek başlamak istiyorum: Alevi bir aileden geldiğini, Hanefi mezhebini tercihen itikat ederek yaşadığını ifade eder. Risale-i Nur’u okuduğunu, Üstadı çok sevdiğini de anlatmasının ardından kendi geleceğine yönelik planı konusunda endişelerini ifade eder. Dindar bir eş ile evlenmek istediğini ancak bu durumda  kendi ailesinin mesafeli duracağını, dolayısıyla ciddi sıkıntılara sebep olacağını söyler. Aynı zamanda geçmişinin ve ailesinin alevi olduğunu öğrenecek müstakbel eşinin ailesinin de endişelenerek zorluk çıkaracağını düşünür. Kendini çıkmazların içerisinde görerek sorgulamalara başlar. Nihayetinde bunalım içerisinde, yardım rica eder.

Gelin, hep beraber bu kardeşe dua ederek yardıma başlayalım.

Risale-i Nur’u ciddi okuyup amel ederek ailemize, öncelikle hal dilimiz ile sonra lisanımız ile hayali olmayan, Asr-ı Saadet’teki hakiki Hz. Ali’yi (ra) anlatmalıyız. Ama burada üslup çok önemlidir. Hz. Musa’ya (asm) ayet ile emredilen “kavl-ı leyyin” tarzında yerinde ikna usulleri ile olmalı. Unutulmaması gereken husus basamakları atlamadan, teenni ile hareket etmektir. Anlatacağımızı; önce sabırla yaşayarak ifade ettiğimiz hareketlerimiz ile pişireceğiz, sonra lisanımızla servis edeceğiz. Önce hazırlık sonra servis. İşin ruhu ise samimiyetin özü olan ihlâs ile Allah emrettiği için yapmalı ve çekinmeli.

Hareketlerimizin ifadelerimize destek vermesi için okumak, öğrenmek ve samimi yaşamak çok önemlidir. O zaman lisanen fazla konuşmaya bile gerek kalmayabilir.

İslam’da ana baba hakkı fevkalade ehemmiyetlidir. Bu o kadar önemli ki yüzlerce hadisi fiilen izah eden şu hadiseyi beraber hatırlayalım: Bedir harbinin er dileme meydanında müşrik Utbe bin Rebîa’ Müslümanlardan bir hasım istedi. Babasını meydanda gören Ebû Huzeyfe Hazretleri hemen ayağa kalktı. İmanı, babasının meydan okumasına razı olmadı. Bu sırada kız kardeşi olan, Ebû Süfyân’ın karısı -ki o zaman müşrik idi- Hind, Ebû Huzeyfe’ye hakaret ediyor, “Ey uğursuz adam! Seni küçük yaştan beri yetiştiren babana minnet duyacağın yer­de, gençlik çağında ona karşı çıktın. Sen, insanların en kötüsüsün!” diyordu. Hâlbuki o, en bahtiyar cemaatin içindeydi. Ebû Huzeyfe’nin ayağa kalktığını gören Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), ona mâni oldu, babasıyla karşılaşmasına razı ol­madı.

Her konuda binlerce numunesi bulunan Asr-ı Saadet’teki bahsedilen hadise bu konuda yeteri kadar anlamlıdır. Hangi itikat ve kanaate sahip olursa olsun İslam’da ebeveyn azizdir, hürmete layıktır. Onlar için hâl ve lisanımız ile hidayet temennisinde bulunur, hizmet ederiz, o kadar.

Bu dünya hayatının bütünü ile imtihan olduğu anlayışı imanımızın gereğidir. Dolayısıyla başa gelen, bulunduğumuz hâl ve ileride karşılaşacağımız hadiselere hep bu zaviyeden bakarız. Bu anlayışı esas edindikten sonra Rabbimizden sabır, metanet ve dayanma gücü vermesini isteyerek, istikamet üzere devam etmek için dua eder, gayret ederiz.

Sabreden zafere erer. Müslüman, Allah’a iman ve emrine uyma konusunda peyman ve yemin etmiştir. İman ve emirlere tabi olma konusunda sabır ve sebat için destek almak çok önemlidir. Bu cümleden hareket ile kendimize en yakın hissettiğimiz kişilerden, kardeşlerden yardım alırız. Onların tecrübe ve tavsiyeleri bizim için önemli olabilir. Mümkün olduğu kadarıyla cemaat ve kardeşlerle olan irtibat ederek, yalnızlık hissetmediğimiz gibi istikamet kazanmamıza da sebep olur.

Dostsuz kalan, ümitsizliğe sığındıkça daha da kötüye gider. Dertleri yaratan Allah, dermanı da yaratmıştır. Allah, inanan kulunun düşmanı değil dostudur. Allah’a olan imanımız dua ve tevekkülü şart koşar. Öncelikle derdimizin çaresini ararız. Bu sebebe müracaat anlamındadır. Yani yapılması gerekenleri meşru dairede yaparız. Bilene, yaşayana sorarız. Tecrübe ve bilgilerinden faydalanırız. Yapılan tavsiyeler, okunan bilgiler istikametinde tevekkülümüzü kademe kademe yaparız. Bütün bu sebep basamaklarını dualarla kuvvetlendiririz. Ne kadar sıkılsak da dualarımızda şerri değil hayrı isteriz. Beşer olarak yapılacak ve alınacak bütün tedbirlerden sonra artık sıra teslime gelmiştir.

İnsan kendini hayat denizde bir tahta parçası bilmeli. Dalgalar Hakk’ın tecelliyatıdır. Sebeplere müracaat edip, tedbiri aldıktan sonra dualarla tevekkül ile teslim olmalı. Gelecekteki hadiseler, nasipler ve kısmetler hakkında tedbirlerle dua edilmeli. Sana getiren de senden götüren de O’dur. Böylece Rabbimizden iki cihan saadetini bekleriz. Verir, vermez belki daha hayırlısını verir, artık ona karışmayız. İşte kulluğumuzun özeti budur.

Mehmet Çetin

13.08.2013.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir