Aklın şuuru ihatası-3

Aklın şuuru ihatası konulu üçüncü değil daha pek çok yazı da yazmış olsak böylesine muğlâk ve soyut konularda hata ve yanlış tespitlerin yapılması bazen kaçınılmaz olmakta. Yazıyı yazanın hangi duygu ve düşüncelerle doğru bildiğini yazarken, okuyucu aynı duygu ve düşüncelerle okuyamayacağı için elbette farklılıklar ve hatta yanlışlıklar ortaya çıkacak. Kaçınılmaz olan bu duruma bir de böylesine muğlâk ve soyut konular da düşünüldüğünde durum ve sonuç daha da düşündürücü hâl almakta.

O halde bize düşen şunlar olmalı: Bu konuların zaten mahiyetini bilemeyeceğimize göre etraflarında tespit edebildiğimiz kadar sıfatlarını öğrenip, bu sıfatlardan yaratıcının sıfatlarına geçerek o ulvi tefekkürü yapabilmektir.

Akıl, his, şuur ve ruh, şu hayat sahnesinde bir biri ile alakalı ama sarmal bir şekildeki alaka ile farklı makam ve konumlarda farklı farklı tezahürleri ve hâlleri vardır. Bu farklılıklar bizi alan veya makam karıştırmamıza sebep olmamalı. Ancak makamı karıştırmamanın kolay olamayacağına da hak vermek gerekir.

Bir şeyin şuurunda olmak için duyuların onu algılaması ve aklın da yorumlaması gerekir. Böylelikle şuur oluşur. Demek his, akıl ve şuur ayrı ayrı iken bir birine imdat ederek farklı bir konuma namzet olabilmekteler. Bütün bunlar bu âlemde yani vücud âleminde farklılıkları yanı sıra beraberlikleri ile de hayat ile doğrudan alakalıdırlar.

Vücudun hayatın nurudur. Hayat ise, içerisinde sayısız dosyaları bulunduran bir büyük klasördür. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayatın içerisinden süzülerek ortaya çıkan şuur ve his ayrı bir dosyada; akıl ise şuur/his dosyasından süzülen farklı bir dosyadadır. Akıl dosyası ile şuur/his dosyası daha başka dosyalarla beraber ruh klasörünün içerisindedir. Her ruh müstakil ve ferdilik, bireysellik arz eden özellikleri ile beraber geniş hayat klasörün içerisindedir. Ruh bu ihatalı hali ile beraber cevherdir, saftır, bağımsız, müstakildir, arazlardan uzaktır.

Akıl ruhtan bir parçadır ama ruh akıl değildir. Ruhtan intişar eden aklın, ruhtan ayrı ve müstakil bir varlığı yoktur, bütünün parçasıdır. Ruh, fizik âlemine kanun vücudunu giyerek çıkmıştır, ama şuuru olan bir kanun. Diğer tabiat kanunları denilen sünnetullah kanunları gibi, ruh dahi Allâh’ın değişmeyen sabit hakikatler şeklinde devam eden kanunlar âleminden gelmiştir. Kudret, ruha duyu organları ile kavrayabilen varlık haline getirerek adeta hisleri ile ruh taşıyan canlılar olmuştur. Ruh cevherine her yere akan, giren, nüfuz eden vb gibi öylesine müthiş özellikleri sedef kılmıştır. Ve nihayet mevcut ve bu kadar özelliklere sahip ruh ise her aklın kabul edeceği ve Allâh’ın yarattığı kanunlardan biridir, onların kardeşidir. Ruh ve kanunlar hem daimidirler ve hem de Allâh’ın yarattığı sabit hakikatler âleminden gelmişlerdir. Ruh öylesine bir şeydir ki; şayet yaratılan bütün türlerdeki kanunlara birer beden giydirilse idi ruh olurdu. İşte o ruh eğer şuuru başından indirirse ölümsüz bir kanuna döner ve öyle de devam ederdi.[1] Devam eden o kanunların bir kısmının nispi hakikatler olduğunu okuyoruz. O hakikatler illet-i taammeye mazhar olduklarında harici vücudu giyerek vücud kazanırlar, izafilikten hariciliğe, soyuttan bir nevi somuta inkılâp ederler.

Üstadın naklettiğimiz mealdeki izahlarından ruhun şuur, şuurun ise akıl ve his ile olan münasebetlerini anlamaya çalışıyoruz. Anlatmakta ve anlamakta zorlandığımız ise bir gerçektir.

Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ından ve Tahavvülât-ı Zerrat Risalesinden medet alarak üç yazıdır devam eden konumuzu Hac/18, İsra/44 gibi ayetlere dayanarak şöyle bir pencere açalım:

Eşyada cereyan eden her akıllı/hissi/şuurlu hareket, Allâh tarafından ve Allâh namına müekkel bir vazifeli tarafından icra edilmektedir. Bu iş, Allâh’ın şanına, azametine ve hikmetine şayeste bir icraattır. Vekil tayin edilerek iş yapanlar kanun, akıl, his, şuur, ruh, namus, latife, melek, vs. unvanlı kanunları, makam ve konumuna göre zerrenin hâlden hâle dönüşümünde İlâhî isimlerin gereği/miktarına göre tecelli ederek zamanın teşekkülü/tecellisi ile eşyanın buradaki hakikati tahakkuk eder.

Tahavvülat-ı zerrat denilen zerrenin hâlden hâle geçmesi ile raks eden cemâli ve celâli bütün tecelliler sahnenin bu tarafındaki irade sahiplerinin aklına, duygusuna ve nihayet şuuruna hitap ederek ruh sahibi mükellefleri“Bizi de mütalâa et!” nidası ile davet ediyorlar.

Eşyanın mahiyetini anlamaya bu sahne yetmiyor. Zaten eşyanın mahiyetini anlamak ne zaman vacip oldu ki? Merakımız onu vacip kılmadı mı?

Biz eşyanın zahirinde tecelli eden esmayı okumaya, takdir ve tesbih etmeye memur ve mezunuz, vesselâm ey Abdullâh kardeş![2]

Mehmet Çetin

07.02.2013.Çiftehavuzlar-Çiğli-İzmir


[1] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat / 796 (Hakikat Çekirdekleri/19)

[2] Yurtdışından bu konunun işlenmesine vesile olan Abdullâh Demir kardeşime selâm ediyorum.

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir